Alelacele Bu Gidiş Nereye?

Sorumuz, “arkadaşlarını epeydir yalnız bıraktığı bir platform için deneme kaleme almayı deneyen” Tekin Ahmet’in “Alelacele” adlı yazısınadır.

Nefes nefese kalışını hissettiğimiz bir adamın koşuşuyla açılıyor sahne. Eve koşuyor adam, ayıptır söylemesi biraz sıkışmış. Olur, insanlık halidir deyip devam ediyoruz okumaya.

Yazının kahramanı, kapıyı açınca karşısında “Hoş geldin!” diyen birini bulamasa da çamaşır makinesinden Ömer’in eşyaları çıkıyor. Kahramanın bu noktadan sonraki hareketleri, bize bir rutinin tekrarından ibaret görünüyor. Neden? Çünkü modernliğin anlaşılmasında “güven” kavramı önemlidir. Güven, insani varoluşun temel bir özelliğidir ve rutinlerle sürdürülür. Rutinleri ise onun doğası aracılığıyla deneyimleriz ve sorgusuz sualsiz kabul ederiz. Modern öncesi toplumlarda geleneğin kendisi bir rutin olarak ele alınır ve toplumsal olayları ve doğa olaylarını yapılandırırdı. Ancak modern toplumlarda hiçbir ortam güven hissi oluşturamıyor. Bu yüzden “Hoş geldin!” cümlesini eksik bırakıyor yazar.

Okumaya devam ederken, zaman zaman kahramanın kendi evinde dolaşan bir yabancı gibi tedirgin olduğunu hissediyoruz.  Oturacak bir yer ararken yahut hazırladığı yemeği yerken… Nitekim yabancısı olduğumuz ortamlar bizim için daima risk içerir. Bu yüzden kendilik performansını sergilemeden önce hepimiz uyum göstermeye çalışırız. Bunu insanın doğası gereği çatışmadan kaçtığı şeklinde de ifade etmek mümkün olabilir. Fakat hikâyede göremediğimiz bir doğa problemi var. Çünkü karakterimiz yetişkin olarak karşımıza çıkıyor. Oysaki varlıksal güvenlik yani gerçekliğin sorgulanmadığı, problemsizlik durumu, çocukluk döneminde oluşuyor. Bu da bahsettiğimiz güven hissinin oluşumundaki yapbozu tamamlama noktasında bir problem açığa çıkarıyor. Kahramanımızın çocukluk dönemine dair herhangi bir ipucu olmadığından içine girdiği topluma karşı beslediği güven ya da güvensizlik hissini tam olarak anlayabilmiş değiliz. Halbuki yazının tam da şu noktasında böyle bir ipucu oldukça işlevsel olabilirdi:

“Sabahtan attığı çamaşırları asmak için kapağı açtığında etrafa hoş bir koku yayıldı. Koku hiçbir çağrışım yapmadı. Daha önce yıkasa bu yumuşatıcı ile belki çağrıştırırdı. Bundan sonraki kokularda bu ânı hatırlayacaktı.”

Zira koku, anıların zihne hücum etmesi için fitili ateşleyecek en güçlü malzemedir.

Acıkan kahramanımız, bedeninin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırken “eksik olan şeyin kaşar olduğunu” düşünse de çalma listesine “Müslüm Gürses’in son albümünü” eklemesi bizi şaşırtmıyor. Zira hikâyede her ne kadar juggernaut (önüne geçilmez ezici güç)kanunlarına uyuluyor gibi görünse de insanın içinde olan kendilik algısı bir şekilde dışa vurulmak isteniyor. Bundan olsa gerek, kahramanımız pişirdiği makarnaya kendince şef dokunuşları yaparak “karmaşıklığın/karışıklığın/kaosun dengesini” bulabiliyor. Çünkü ancak bu sayede kişi, kaygıyı azaltıp kontrol altına alabiliyor.

Toparlayacak olursak, yazının kahramanının alelacele rahatlamak için koştuğu ev, huzurlu bir barınak olmak yerine onu sıkıştıran, tehdit eden bir yere dönüşüyor. Mekânın insanı kullanışına şahitlik ediyoruz. Hikâyede mekânın sınırlılığı ve dayatması o kadar belirgin ki karakterimiz onu aşmak için alelacele fırsatlar kolluyor ya da en azından yazarın ifadesiyle “deniyor” diyelim. Fakat tüm bu koşuşturmanın sorusu eksik sanki. O halde biz soralım:

“Bu gidiş nereye?”

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın