A’raf yahut Koridor

 

reader#79“O zamanlar büyük kentlerin varoşlarında
Hayatın dengesini tartan öğrenciler vardı
Taşralı yüreklerinin tedirgin terazileriyle”

Okumak. Öğrendikçe ne kadar çok bilmediğini fark edip daha çok okumak. Tekrar aynı fark ediş ve tekrar bir yığın kitap. Alim Allah, ilk emir olarak “Oku!” deyip insanı işte böyle bir döngünün içine bırakmıştı. Elinde bir kitapla, bir kitabın kucağına. Bu döngüden çıkmak pek mümkün olmuyordu. Zira bir kez aralandı mı o kapak kendine hapsediyordu. “Özgürlük Hapishanesi” Okuyucu şükür mü etmeliydi yoksa isyan mı emin olamazdı. Bilmek, belli bir haz veriyordu, kabul. Peki ya yanında getirdiği sırıtkan sorumluluğa ne demeliydi? Şüphesiz bu ikisi birbirinden ayrılmazdı. Madem ki bilmek istiyorsun o halde sorumluluğunu da alacaksın! Eh, peki o da kabuldü.

Üniversitenin koridorlarında bir aşağı bir yukarı koşuşturup duruyordu. Hayatındaki en önemli yer koridorlardı. Derse girerdi, bir saat ,iki saat bazen daha fazla. Dersten çıkınca da koridora koşar, nefes alınacak bir köşe arardı gözleri. İşte onun gibi bir avuç genç de o köşede toplanırdı. Ne anlaşılmışsa o dersten önce bir bir anlatılırdı. Sonra çağrışım yapan diğer şeyler de dökülürdü masanın üstüne. Konuştukça gözleri büyür, kalp atışları hızlanırdı. Fakat sonra sözler bitmeye yakınken yüzler kararmaya başlardı. Garip bir sessizlik çökerdi. Koridor kararırdı. Sessizlik koridora çöker, sesler zihinleri boyamaya koyulurdu. Artık herkes zihniyle konuşurdu.O da hemen zihnindeki odacığa koşar, masa lambasını yakar, başını iki elinin arasına alır, ne var ne yok her şeyi tartıp, biçerdi. Sanki o ardında göz kamaştırıcı ışıkların olduğu kapıya doğru yürümekteydi. Ama aniden ilerlerken geriye doğru, bir şeylerin onu çektiğini hissederdi. Bu hep böyle olurdu. Şimdiye dek ne o kapıyı çalabilmişti ne de o ışıktan bir sızıntı görebilmişti. Fakat bu onu yolundan alıkoymazdı. Tekrar bir ders, tekrar bir koridor… Bu böyle sürüp giderdi. Peki ya derslerden sonra? İşte asıl mesele orada başlardı. Can kulağıyla dinleyerek not ettiği kitap isimlerini dersten sonra alabilmek için hemen sahaflara koşardı. Sahaf abiler, amcalar onu tanırdı. O da bunu bilir, hisseder ve bundan garip bir gurur duyardı. İsimlerin yazılı olduğu kağıdı bulmakla uğraşmamak için zihninden kitapların isimlerini söylemeye çalışırdı. Zira bir an önce onları eline almak isterdi. Fakat çoğu zaman isimleri doğru hatırlayamazdı. Neyseki sahaflar yardımına koşarlardı. O leb demeden onlar leblebiyi anlarlardı. Ne zaman böyle olsa gözlerinde kalpler belirir onlara mistik güçleri varmış gibi bakardı. Zira ona göre sahaflar her şeyi bilirdi. Baskısı tükenenler, haftaya gelecek olanlar, pahalı olanlar vs. sayılmazsa birkaç hafta idare edecek yeni kitaplar nihayet elinde olurdu. Kucağına yığdığı kitaplarla metroya doğru yola koyulurdu. Metroda oturacak bir yer bulup bulmaması artık tamamen önemini kaybederdi. Her ne olursa olsun kendine bir alan oluşturup o kitapları okurdu. Fakat işin ilginç yanı ne zaman böyle düşünse metro neredeyse bomboş gelir ve o rahatça bir köşeye oturuverirdi. Minnettar duygularla  hemen poşetinden ilk kitabı çıkarıp okumaya başlardı. Yine böyle bir günde eline aldığı ilk kitapta şunları okudu:

“Şimdi; sizlerden yalnızca gerçek bilgiyi istiyorum. Bu çocuklara yalnızca gerçekleri öğreteceksiniz. Yaşam için gerekli olanlar somut gerçeklerdir. Bu kafalara başka bir şey ekmeyin. Olanları da söküp atın! Düşünen hayvanların beyinlerini yalnızca gerçeklerle doldurabilirsiniz. Geri kalanı işe yaramaz. Ben kendi çocuklarımı bu ilke doğrultusunda yetiştiriyorum. Bu çocukları da öyle. Gerçeklerden şaşmayınız bayım.”

Böyle başlıyordu kitap. Ne düşünmeli, ne söylemeliydi? Biraz ürkütücü bir başlangıçtı. Gerçek! Hangi gerçek? Kime göre neye göre? Aklına Melâmet’in “Gerçeklik Dedikleri…” geldi. Orada şair Aşkın Ölümü’nü anlatırken şöyle diyordu:

“LEYLA’NIN ÖLÜMÜ

Mecnun: Ben seni o kuleden kurtaramam Leyla

                Senin saçların örtülüdür.”[1]

İşte gerçek, Leyla’nın saçlarındaki o örtüydü. Ardından Rene Magritte’nin piposunu hatırladı. Ressam gerçekle gerçek olmayan arasında nasıl da taklalar atıyor, herkesi şaşkına çeviriyordu. Bir an gülümsedi. Her neyse, bir kanaate varmak için en iyisi okumaya devam etmeliydi. Ama önce alınan diğer kitaplara da bir göz atmak istedi.

“Niyetim, insanları oldukları gibi, yasaları da olabilecekleri gibi ele alıp, toplum düzeninde güvenilir ve haklı bir yönetim kuralı bulunup bulunamayacağını araştırmaktır.”

Bu kez yazar iddialı görünüyordu. Araştırmasında neye ulaştığı artık bir merak konusuydu. Fakat buna da daha sonra dönebilirdi. Bu yüzden biraz daha diğerlerine bakmaya karar verdi.

“Bu ülkede duyduğumuz tek şey sahip olduğumuz farklar. Bütün medyanın ve tüm politikacıların sürekli bahsettikleri şey bu. Bizi birbirimizden ayıran, birbirimizden farklı kılan şeylerden bahsediyorlar.Egemen sınıf işlerini her toplumda bu şekilde yürütür. Kendi sınıflarından olmayan insanları böler. Orta ve alt gelir grubunun sürekli birbirleriyle kavga etmesini sağlarlar ki, onlar, yani zengin sınıf ülkedeki tüm parayı yönetebilsin. Çok basit bir mantığı olmakla birlikte, çok etkili bir yöntem.”

Üçüncü kitap ise böyle bir alıntıyla başlıyordu. Sözlerin sahibi George Carlin. Tanıdık bir isim olmayışından hemen internetten kişiyi araştırdı. ABD’li bir komedyen! Hmm nasıl denir… bir komedyenden beklenmeyen, fazla ciddi cümlelerdi. Onu da bir kenara koyuverdi. Başka neler var diye tekrar başını poşete uzattı. Eline aldığı kitapta bu kez ilk cümleden değil de ortalardan bir şeyler okumak istedi.

“Zaman tasarruf edeyim derken aslında başka şeylerden tasarruf ettiğinin kimse farkında değildi. Yaşamlarının gittikçe daha zavallı, daha tekdüze ve daha soğuk geçtiğini kavramak istemiyorlardı. Bu gerçeği sadece çocuklar taa yüreklerinde hissettiler. Çünkü artık kimsenin onlara ayıracak zamanı yoktu.

Oysa zaman yaşamın kendisiydi. Ve yaşamın yeri yürekti. İnsanlar zamandan tasarruf ettikçe, zaman azalıyordu.”

Cümle biter bitmez içinin derinliklerinde bir şeylerin kıpırdadığını hissetti. Zaman ve tasarruf. Bu iki kelimeye kilitlenmişti bakışları. Zamandan tasarruf etmek… İnsanoğlunun sahip olduğu belki de tek şeydi zaman. O halde bundan tasarruf etmesi akla aykırı gelmezdi. Fakat yazar buna neden karşı çıkmıştı? Çocukların bununla ne ilgisi vardı? Hem yürek bu işin neresindeydi? Onun bildiği zamanın yeri yürek değil kolundaki saatti. Fakat zaman yaşamın kendisiyse hayatı kolundaki saate mi denkti? Saçma buldu bu fikri. İşte yine başlıyordu, zihnine hücum eden binlerce serçe.  Ancak iyi bir kitap kendine bu kadar soru sordurabilir, o serçeleri zihnine uçurabilirdi. Göz ucuyla karıştırılmayı bekleyen diğer kitaplara baktı. Ardından gülümseyip az önce rastgele bir sayfasını okuduğu o ilginç kitabın ilk sayfasını açtı.

“BİRİNCİ BÖLÜM

Büyük bir kent ve küçük bir kız”

İstanbul ve O. Derin bir nefes alıp okumaya devam etti.

“İnsanların bugün kullanılmayan pek çok farklı dilde konuştukları, çok çok eski zamanlarda, sıcak ülkelerde, kocaman ve görkemli kentler vardı…”

Ve okudu , okudu… Yazar zamandan bahsederken yüreğe dikkat çekmişti. Ne demek istediğini artık anlıyordu. Ayrıca bir şey daha fark etmişti.-Evet, yine okumuş ve yine fark etmişti.- Sadece zaman değil, her şey yürekte bitiyordu. Nitekim ayette de öyle söylenmiyor muydu? “Biz cehennem için cinlerden ve insanlardan öyle kimseler yarattık ki onların kalpleri vardır ama bu kalplerle idrâk etmezler…” A’raf-179. -A’raf… Ne kadar da benziyordu şu iki de bir yığılıp kaldığı koridorlara…- Demek ki algılama merkezi akıl değil kalpti. O halde başına üşüşen serçelerden kurtulmalı ve yürekte sığınacak yeni bir oda kurmalıydı. Orada düşünmeli, orada anlamalı ve orada yaşamalıydı.

Ve tabii tekrar okumalı, okumalıydı…

 

 

 

[1] Yolcu, E. (2015, Mayıs- Haziran). Aşkın Ölümü,  Melâmet,2,syf.89

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.