CİNGEY -Bir Kelimenin Ölümü

 

“Bir kuş nevi düşün ki, kanatlarını telletip, pullatıp torbaya sokuyor ve toprak üstünde sümüklü böceklerle sürünme yarışına çıkıyor.”

 

Cingey yok. Bu yüzden yalnızca yokluğuyla var. Kimseciklerin ondan haberi yok. O herkesi tanıyor. İnsanları tanımak zordur oysa ki.  Cingey’in boyu küçücük. Bu yürüyüşte ezilmemek için kendini kollamalı. Fakat o öylesine kendinden ibaret ki etrafını saran bir yığın ayağa aldırmadan yürüyor. Başını bir sağa bir sola bir göğe çeviriyor sonra dümdüz ileri bakıyor ve ufka ilerliyor. Film sahnelerindeki gibi bir dalgınlığı yok.  Zira ara sıra onu işaret eden küçük parmaklar görüp ismini çağırdıklarını işitiyor. Cingey yok. Bu yüzden çağrılara tepkisiz. Peki onu gören gözler neyi işaret ediyor? Ah küçük parmaklı çocuklar, parmakların işaret ettiği çocuklar… Büyüdükleri zaman görmediği şeyi gösteremeyeceğini ayrıca parmakla göstermenin ne denli ayıp bir şey olduğunu öğrenecekler. O vakit yine bir yığın ayak, bir yığın tükürük orda burda… Aynı yolda yürüyen bu ayaklar bambaşka sokaklara çevirecek rotalarını. Gideceği yeri bilen adımlar sakin ve emin, ne yapacağını bilemeyenler ise kararsız, birbiri üzerine devrilen, yamuk ve müsrif. Emin adımlar yan yana rastladıkları vakit bir ordu nizamı alıyorlar. Güçlü, gür ve tek. Fakat keyfiyetten uzak, sanata yabancı, kısır ve sinir bozucu. Bir de insanı adeta dansa kaldıran adımlar var. Bir köşe  başında alkışlarla raksını  abarttıkça abartan, yürüyüşünü şova dönüştürüp ardından şapkasını lütufkar ceplere uzatan edepsiz, çingene adımlar…

Hiç alkış toplayamayacak, adımlarının ağırlığını hiçbir zaman hissedemeyecek olan yer cücesi Cingey, işte böyle yürüdükçe yol boyu birbirine çarpan omuzların rüzgarıyla ürperir. Her çarpışmada biraz daha ezilen omuzların acısını yüreğinde hisseden zavallı Cingey! Adilce vuruşamamış olmanın ezinciyle kalemlerini bileyip intikam planları kurmaktan başka ne yapabilir? “İşte bir türlü olamamış, yapamamış, meydana çıkamamış, gözlere görünememiş bir takım fikir ve sanat cücelerinin hali!” Bir boy farkına kurban edilen kağıt, kalem, mürekkep… Nasipsizliğinin idrakiyle kanatlarının küle dönüp de bacaklarının onu sokağa attığı serseri Cingey!

Küçük parmaklarda takılıp kalır  Cingey’in aklı. İçinde anlam veremediği bir merak kanatlarını zorlamaya başlar. Rüzgâr onu iterken yeryüzü kendine çeker. Yeniden güçsüzleşmiş bacaklarının birini ötekinin önüne sürüklerken yine başını bir sağa bir sola bir göğe çevirip sonra dümdüz ileri bakar ve ufka doğru ilerler. Bakışlarında tanıdık birilerini görmek umudu mu yoksa korkusu mu vardır doğrusu anlamak mümkün değildir. Kaldırım taşları sanki biraz eskimiştir. Bir tarihe sahip olma istenci Cingey’i zamanın göreceliliğine inandıracak cinstendir. Fakat o, plastik hadlerinden kurtulamaz ve tek avuntusu olan o küçük parmakları yakalamaktan başka bir şey düşünemez.  Derken neşeyle bağırır minik bir parmak: “Serçe! Serçe! Serçe!”. Cingey şaşırır önce. Merak ve heyecanın karıştığı bakışlarla parmağın sahibine doğru yaklaşır. Ne kadar yakına giderse gitsin bir türlü ne söylediğini anlayamaz. Aynı dili konuşmayan, bir mankurt gibi ne yapacağı belli olmayan bu küçük parmaklar karşısında ne yapmalı? Cingey o sırada bir ağaç gölgesinde oturmuş, kendisine Tanrıkulu diyen kişiden şunları işitir: “Neye inanmıyorsan, sen o şeyde, kanatları kesilmiş bir kuşsun; uç bakalım, uçabilirsen…” Cingey bir uçmak nedir unutmuş kanatlarına bakar bir de yol görmüş, iz bellemiş ayaklarına. İnanmaksa bütün mesele buna delile ihtiyaç yoktur. Heyecanlı o küçük parmaklara bir adım daha yaklaşır ve gövdesini devleştirerek “işte!” der gururla. Bildiniz diye ekler gurur okşayarak. “Benim Serçe! İşte inandım!” Serçe ilgi ve alakanın nimetlerini toplarken Cingey uçmağa varır.

 

 

About

View all posts by

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.