Fatma Abla, Güzelim…

O zamanlar bodrum katında yaşıyorduk. Arzum Evler… İki ayrı bloktan oluşuyordu bu arzu. Biz B blokta oturuyorduk ve nedendir bilmem A ve B harfleri arasındaki öncelik sonralık ilişkisi o küçücük benliğimdeki gururu rahat bırakmıyordu. Her ne kadar B harfi A’dan sonra gelse de bizim bloğun çok daha güzel olduğuna inanıyor, kendime bunu sık sık hatırlatma ihtiyacı hissediyordum. Hem bizim blokta çok iyi insanlar vardı. Mesela Fatma abla.

Genç bir kadındı Fatma abla. Bense henüz ilkokula başlamamıştım. Dolayısıyla yedi yaşında bile olmadığımı düşünürsek ona teyze demem icap ederdi. Ancak hareketlerinde, gülümseyişinde öyle bir tazelik vardı ki onu diğer “teyze”lerden ayırıyordu. Sanırım bu yüzden hepimiz ona abla derdik.  İlk eşini kaybetmiş bir adamın, kendisinden yaşça oldukça küçük, ikinci eşiydi Fatma abla. Apartmandaki diğer kadınların ona kol kanat gerdiğini anımsıyorum. Ancak yıllar sonra anılarımızı tazelerken başlangıçta işlerin hiç de öyle olmadığını öğrenmiş, üzülmüştüm.

Komşuluk ilişkilerimiz methiyeler düzülecek cinsten değildi. Ancak sık sık ev oturmaları olurdu. Ben de en çok Fatma ablaya gitmeyi severdim. Çünkü ne vakit gitsek çayın yanında kıpkırmızı tarçınlı akide şekerleri olurdu.  Kokusu ve rengiyle hafızama kazınmıştır o şekerler. Fatma ablayı çok sevdiğimden onun ikramını kabul etmek ve onunla ortak bir zevk kurmak istiyordum. Fakat ne mümkün! Tarçınlı akide şekerleri her ağzıma atışımda büyük bir acıya dönüşüyordu. Çocukların yiyemeyeceği cinsten bir şekerdi ve bana göre bu durum, şekerin varoluşuyla çelişiyordu. Ne kadar dirensem de şekeri bitiremiyor, Fatma abla görmeden o şekerimsiden kurtulmaya çabalıyordum. Fakat her seferinde bu defa başaracağım diyerek yeniden ve yeniden yemeye uğraşıyordum. Maalesef hiçbir zaman muvaffak olamadım. Hala bir şekerci dükkanının önünden geçtiğimde tarçınlı şekerlere bakar, Fatma ablayı düşünür fakat almaya cesaret edemez, boynu bükük yola devam ederim.

O zamanlar benim için ilginç zamanlardı. Tuhaf bir huy edinmiştim. Nerede toprak ve benzeri bir şey bulsam yemeye başlıyordum. Buna Fatma Ablanın bin bir özenle yetiştirdiği menekşelerin, difenbahyaların, peygamber kılıçlarının ve dua çiçeklerinin toprakları da dahildi. Düşünün! Kadınlar günü yapılıyor, herkes, şen şakrak, çeşit çeşit zeytin yağlı dolmaları, kurabiyeleri, pastaları yiyip, tariflerini, yanlarında getirdikleri tarif defterlerine kaydederken, sizin çocuğunuz, evin saksılarındaki topraklara dadanmış! Ne utanç! Sanırsınız aç bırakıyorlar beni. Elime poğaçalar, kekler tutuştursalar da faydası yok. Yine koşup saksılara yumuluyorum. Annem bu durumdan o kadar utanmış, o kadar mahcup olmuş olmalı ki Fatma ablaya saksılara acı biber dökmesini söylemiş! Ancak bu şekilde beni engelleyebileceğini düşündü demek ki. Yine de Fatma abla asla saksılarındaki toprağı benden esirgememişti. Onun da tuhaf bir huyu vardı çünkü. Gülmeye başladığı zaman yanında oturanın kolundan yakalar, gülmesi geçene kadar sıkar da sıkardı. Canım…

Böyle bir süre daha devam edince nihayet birileri beni doktora götürmeyi akıl etmiş. Sonuç: Demir eksikliği. Bir şişe şuruptan sonra toprak meselesinden eser kalmamış. Ama laf aramızda, şu yaşıma geldim, hani bazı patateslerin üzeri biraz topraklı olur ya, işte o toprak kokusunu içime çektikten sonra azıcık ucundan tadına bakmamak için kendimi zor tutuyorum.

Yıllar geçip gitti tabi, biz o apartmandan taşındık. Bir süre sonra Fatma ablalar da taşınmışlar. Bir defasında bayram ziyaretine gitmiştik. Yaşlanmış buldum onu, belki de ben büyüdüm, bilemiyorum. Ama hala çekmecesinde kıpkırmızı, mis kokulu tarçınlı şekerleri olduğuna eminim. Yüzünde en içten gülümsemesiyle çiçeklerini suluyordur.

Ah Fatma abla…

Ne güzel bir komşumuzdun sen…

About

View all posts by

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.