Keenlemyekün I

ant-face-1937.jpg!LargeGüzel işler yapan güzel insanlar var hayatta. Hani Allah ondan razı olsun, iyi ki var dediğiniz insanlar. Oldum olası imrenmişimdir onlara. Zira ben işe yaramazın tekiyim. Böyle olmasını elbette istemezdim.  Ancak başka bir şansım da olmadı.  Şöyle dönüp bakıyorum da geçmişe belki diyorum, belki işler daha farklı gitseydi her şey daha başka olabilirdi. Kelebek Etkisi gibi yani. Hiç olmamış olsaydım her şey gerçekten daha iyi olur muydu? Emin değilim. Her neyse dört duvara hesap vermeye başladım yine. En iyisi, çıkıp biraz dolaşayım.

Hızlıca hazırlanıp hemen çıkıyorum. Nereye gittiğimi bilmiyorum. Biraz etrafı keşfederim herhalde. Ama öyle olmuyor. Adımlarımın beni yetiştirmek istediği bir yer varmış gibi hızlı olduğunu fark ediyorum. Sanki gideceğim yerden bekleniyorum. Nereye gidiyorum sahi? Kulaklıklar her zamanki gibi kulağımda. Neyse ki adımlarıma uygun bir müzik çalıyor. Böyle zamanlarda doğru şarkıyı bulmak neredeyse imkansızdır. Ben genelde belli başlı, hep dinlediklerimden birini seçip sonra ona bürünürüm. Ama insan istiyor ki şarkılar onu anlasın onu sarsın. Kelimeler söyleyemediklerini söylesin. Şarkıyı söyleyenlerle dost olsun. Ama dedim ya böylesi durumlarda bu neredeyse imkansızdır. Müziğin sesini biraz kısıyorum. Dışarıda duymam gereken sesler varmış gibi, dikkatliyim.

Yürümeye devam ediyorum. Biraz daha ve biraz daha… Sanki yaklaşıyorum. Ardından tamamen kapatıyorum müziği. Tüm heybetiyle karşımda duruyor Şehzadebaşı. Avludan içeriye giriyorum.  Korku ile ümit kol kola girip dolanıyorlar ayaklarıma. Eşarbım uçuşuyor boynumun etrafında. Yürüdüğüm patika yollar turuncu yapraklarla dolu. Ne çok severim! Sonbahar. İnsanoğlunun tabiat karşısında değil de tabiatın insanoğlu karşısında duygulandığı mevsim! Tabiat diyorum, yalnız bu mevsimde bize benzer.  Oturacak bir yer bakınıyorum avluda. Sonra vazgeçip camiye girmeye karar veriyorum. Bir iki adım ve işte içerideyim. Dev bir sütunun eteklerine ilişiyorum. Hiçbir şey düşünmeden öylece oturuyorum. Birkaç turist giriyor içeri. Fotoğraflarını çekiyorlar mabedin. Ardından yaşıt olabileceğimizi düşündüğüm bir kız geliyor. Nefes nefese kalmış. Hemen karşımda namaza duruyor. Bitirdikten sonra o da sütuna dayayıp sırtını beklemeye başlıyor. Taş sütuna aynı şekilde yaslandığımızı fark ediyorum.  Hafif başı yana doğru eğik, ayaklarını altında toplamış, elleriyle elbisesini çekiştirerek bacaklarını ısıtmaya çalışıyor. Sanki o da biraz dalgın görünüyor. Belki o da neden burada olduğunu bilmiyordur. İçeriye girerken nefes nefeseydi. Belki o da bir şeylerden kaçıyor. Kendinden olabilir mi gerçekten? Yanında kimsecikler yok. Belki o da hiç olmamış olmanın hesabını yapıyordur. Belki o da… Saçmalıyorum. Kız gayet ne yaptığının farkında. Namaz kılmak için burada. Şimdi de biraz dinleniyor hepsi bu. Ama bir an onun da bana baktığını, beni gördüğünü ve hızlıca yanıma koşarak gövdelerimizin çarpıştığını ve ruhlarımızın yer değiştirdiğini hayal ediyorum. Ellerime bakıyor vücudumu kontrol ediyorum. Anlayamadığım bir huzur damarlarımdan bedenime doğru yürüyor. Mesudum. Gerçekten uçabileceğime inanacak kadar hafif hissediyorum. Adını bilmediğim o kızsa ayaklarımın dibine yığılıveriyor. Eliyle gitmemi işaret ediyor. Hiç düşünmeden dediğini yapıyorum.

Yüzümde vakti girmiş namazı kılmış olmanın verdiği rahatlığın ve gururun ifadesi kocaman bir gülümsemeyle camiden çıkıyor ve beni bekleyenlerin olduğu tütsü kokan evime doğru yol alıyorum. Çantamda sayfaları  arasında fesleğenler kurutulmuş bir Kuranı Kerim var. Eteklerim yerlere kadar uzanıyor. Kuşlar etrafımda dönüp şarkılar söylüyor. Derken çirkin sesli bir  kuş –evet bir karga- öfkeli öfkeli ötüp habire omzuma çarpıyor. Sanki bir suç işlemişim gibi adeta beni etrafa ispiyonlamaya uğraşıyor. Kaçmaya çalışıyorum fakat bu kez daha çok bağırıyor. Birden bir sonraki namaz vaktinin girdiğini haber veren cepvakitin sesiyle kendime geliyorum. Kız az önceki pozisyonunu hiç bozmamış görünüyor. Tam az önce neler oldu diye düşünürken kargayı ve o programın sesini hatırlıyorum. Paniğe kapılıyorum. Biraz sonra imam gelecek ve tüm bu insanlar dirsekleri birbirine değecek  şekilde saf tutacaklar. Birlikte yönelip, birlikte eğilip birlikte kalkacaklar. Bir olacaklar yani. Fakat ben yapamam… Hemen çıkmam gerek.

Hızlı adımlarla avluya atıyorum kendimi. Avlu; koridor; balkon: Araf. Mekanların adı değişse de mahiyeti değişmiyor işte. Yine bu arada kalmışlık. Hayat, anlamını sakladığı bir yığın sırrı  elbisemin içine iliştirerek bir bebek gibi cami avlusuna bırakıyor beni. Ama ağlamıyorum. Tam o esnada ezan okunmaya başlıyor. Neyse ki diyorum, şu cepvakitler işe yaradı. Aksi takdirde kaçma şansım olmayabilirdi. Kaçma şansım? Kaçmak. Kimden? Ağırlaşıyor adımlarım. Neler düşünüyorum böyle ? Ahh. Neden geldim ki buraya? Fotoğraf makinem yok yanımda.Tek bir poz çekmedim.  Namaz da kılmadım. O halde neden? Neden geldim buraya ve şimdi neden kaçıyorum?  Afallamış bir şekilde yola devam ediyorum. Hayat hızından,  akışından ve o küstah sırıtışından hiçbir şey kaybetmemiş görünüyor. Hoş, kimsenin de pek umrunda değil ya neyse. Ağızlarına çalınan zehirli balla sarhoş olmuş insanlar! Neyse. Kurcalamaya lüzum yok.

Gözüme ilişen ilk markete giriyorum. Bir şeyler almam gerekiyormuş hiLe Sommeilssine kapılıyorum. Sepetlerden küçük olanı elime alıp dolaşmaya başlıyorum reyonları. Tam anlamıyla kendime bir abur cubur paketi hazırlıyorum: İçecekler, çikolatalar, bisküviler, şekerlemeler, dondurmalar… Depresyonda mıyım? Son zamanlarda içi boşaltılmış, fazla ucuz bir kelime. Çirkin ve soğuk. Bu yüzden halime bir ad takmak mecburiyeti hissetmiyorum. Ödeme esnasında nedense tekrar ağırlaşıyor hareketlerim.. Küçülüyor ruhum. Kasa önleri gibi daracık oluyor bedenim. Eşyaları tek tek poşetlere koyarken kasiyere kartımı uzatıyorum. Gözüm kasanın önüne kasten yerleştirilmiş ucuz ürünlere takılıyor. Bir yara bandı. Parmaklarımın arasında sıcak bir şeylerin aktığını hissediyorum. Gömleğimin sol kolu kırmızıya boyanmış. Bileklerim mi kesik? Hayır, çok daha geriden başlamış kanama. İzini sürüyorum, sol kaburgamın altında bitiyor. Bir boşluk var içimde, hissedemediğim. Kalbimi bulamıyorum.  Bu duruma pek bir ehemmiyet vermeden yarayı kapatmak için bu yara bantlarından çokça almam gerekecek diye düşünüyorum ve tabi çokça pamuk. Derken kasiyerin öfkeli sesiyle kendime geliyorum. “Şifrenizi girin lütfen.” Ah evet şifre… Özür diliyorum. Şifreyi giriyorum. Parmaklarımdan cihaza kan damlar diye endişe ederken gömleğimin manşetlerinin bembayaz olduğunu fark ediyorum.  O sırada  cihazda problem çıkıyor. Kasiyer iyice öfkeleniyor. Tekrar deniyor. “Şifreyi girin!” Korkutuyor beni. Aynı zamanda “müşteri daima haklıdır” safsatası geliyor aklıma. Gördüğüm muameleye itiraz edecek oluyorum ama sonra bırak diyorum bu kez de böyle olsun. Hem belki doğrusu da budur. Bunları da ekleyin diyerek birkaç kutu yara bandını poşete atıyorum ve hemen şifreyi giriyorum. Nihayet başardık. Tek kelime etmeden sıradakini çağırıyor kasiyer. Ben de olabildiğince hızlı davranıp poşetlerimi kavradığım gibi dışarı çıkıyorum.

Yürümem gereken epey bir yol var. Neden daha yakın bir markete gitmemiştim ki sanki? Şimdi ben kendime yetmiyormuşum gibi bir de içleri abuk sabuk ıvır zıvırla dolu poşetleri taşı! Eh müstehak bana! Yol kendi kendimle söyleşirken bitiveriyor. Yurdun önündeyim. Hemen odama çıkıyorum. Bilgisayarımı kucağıma alıp yanıma da poşeti sıkıştırıp bir film açıyorum. Ardından bir film daha. Ve sonra bir film daha ve bir film daha… Vakit geçiyor. Yani öyle ya da böyle…

Ardından ısrarla çalan, çirkin zil sesini işitiyorum. Ne olduğunu anlamıyorum. İlgilenmiyorum da. Dışarıdan bağırıyor birisi: Yoklama saati! Hadi gidip imzanı at! Demek bu yüzden o zil… Peki. Buradayım. Hemen gidip bunu ispat edeceğim! İmzam güzeldir, yani öyle derler. Eskisi kadar güzel atamıyorum ama imza olduğu anlaşılıyor. Hızlı hızlı aşağıya iniyorum. İsim-Soyisim-İmza! Buradayım! Tekrar odama dönünce kapının kenarındaki böcekleri farkediyorum. Gayr-i ihtiyari gülmeye başlıyorum. Odada ki böceklerin gece beni yediklerini ve ertesi gün yoklamada ismimin karşısına kalın bir çizgi çekildiğini hayal ediyorum. O çizgide takılıp kalıyor aklım. Hani yazıyorlar ya doğum bilmem kaç – ölüm bilmem kaç diye. İşte aradaki o çizgiye benzetiyorum. Tüm hayatın saklı olduğu o kısa çizgi. Sahiden ömür de o kadar kısa mı? Belki de o çizgi ömür değildir.  Yalnızca bir aralığı ifade ediyordur. İnsanoğlunun doğumundan ölümüne dek yalpaladığı o kısa aralığı, a’rafı. Yine bağladım mı konuyu a’rafa? Ne yapayım yani? Yolların sonu ona çıkıyorsa suç bende mi? Ama bir dakika. Madem ki yolun sonu A’raf , o halde bu yol ne?  Dünya neyin nesi? “Dünya hayatı ancak, bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Ahiret yurdu ise, müttakiler için daha hayırlıdır. Hala akıl etmiyor musunuz?” Bu dünyanın oyunlarıyla eğlenemediğim doğrudur. O yüzden ahirete intikal etmek bana hiç de ürkütücü gelmez. Fakat müttakiler… İşte bundan emin değilim. Ne yapmalı? “Hala akıl etmiyor musunuz?” Ben çok düşünürüm aslında. Kafamın içinde daima esip durur bir fırtına. Karanlık uçurumlara sürükler beni. Düşünürüm evet. Düşünmek gerek çünkü. Biliyorum, düşü(nü)yorum.

 

 

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.