Melali Anlamak


“Biraz vicdan, biraz bahar
Biraz yağmur, biraz hayal
Birkaç kitap, çokça umut
Herkese iyi gelir.”

Bambaşka diyarların çocuklarını ağırlıyoruz soframızda. “Yaşlar ayrı, başlar ayrı, işler ayrı…  Fakat bu ayrılıkta gayrılık yok!”. Aralarında yaşı küçük olanlar var. Kendi ülkelerinin haritadaki yerini gösterirken minik parmakları tedirgin oluyor. Bizim oyunlarımızdan hemen sıkılıyor, evdeki diğer çocuklarla kardeş kardeş oynamaya koşuyorlar.  Biraz daha büyümüş olanları ise hemen seçebiliyorum aralarından. Daha buğulu bakıyor gözleri. Burayı seviyorlar ama buralı olmak istemiyorlar. Onların çok daha fazla sevdikleri evleri var, buradaki evlere hiç benzemiyor. Avuç içlerinde görüyorum bahçelerinin yumuşacık toprağını ve saçlarından yayılıyor denizin kokusu. Fakat biz yine de güzel yanlarımızı göstermeye, başka başka hünerlerimizi tanıtmaya çabalıyoruz. Oyun başlıyor ve biz dudağımızın bir kenarı hafif yukarı kıvrılmış, kendimizden emin bir biçimde soruyoruz: “İstanbul?”. Hafif utanarak fakat ardındaki müstehzi gülüşü de saklayamadan fısıldıyor dişlerinin arasından: “Bakü daha güzel!”. “Peki nasıl olmuş yemekler beğendin mi? Yemeklerimiz çok güzeldir.” diye soruyoruz. Buruk bir tebessümle “Fas’ın yemekleri de çok güzeldir.” diyebiliyor sadece. Sonra biz yöre yöre hünerlerimizi sergilemeye devam ediyoruz. Adana şöyledir, İzmir böyledir, Ankara, Antep, Erzurum… Sessizce dinliyor, sessizce özlüyorlar. Böyle olmaz ki ama! Niyetimiz başka neticemiz başka oldu iyi mi? Mecburiyetin mahkumiyete dönüşmeyeceğini anlatmak istiyorduk sadece. Hem uzak neresi? Gurbet nerede? Acılarını, arzularını, hayallerini içimizde hissediyor fakat biraz kitabın ortasından konuşuyorduk, o kadar.

Yine günlerden bir gün herkes köşesine çekilmiş, kendi işleriyle meşgulken sokaktan geçmekte olan arabadan Arapça bir şarkı duyuluyor… Hemen bakışlarını pencereye kilitliyor. Büyüdükçe büyüyor yemyeşil gözleri. Şşşş! Kulakları bir tavşanınki gibi dimdik. Pür dikkat şarkıyı dinliyor. O an elinden gelse tüm kâinatı susturacak. Heyecandan hızlı hızlı kalkıp iniyor göğüs kafesi. Ah! O kafesin içinde bir kuş oldu kalbi.  Şarkıyı tanır tanımaz hafiften eşlik etmeye başlıyor. Biraz tedirgin, göz ucuyla etrafındakilere bakıyor. Tam kimsecikler fark etmemiş diye düşünüp sırrını anneannesinden miras işlemeli ceviz sandığına koyacakken göz göze geliyoruz. Gülümsüyorum. Hiç ummadık anda eski bir dosta kavuşmuş gibi o da birden gülüveriyor. Bir kez daha başını çevirip diğerlerini yokluyor. Tüm hücrelerine yayılan mananın farkına varmamızı istiyor. Fakat kimsenin şarkıyı duyduğu yok. Olsun, başka bir yol deniyor. Bu kez her birimize ayrı ayrı bakıyor ve bakışlarını düz bir çizgide tutarak sanki sokağa çıkarıyor hepimizi, tek tek. Maksimum on beş saniye, dünyalar onun. Artık o nağmeler başka sokak aralarında dolaşmaya gidiyor. Sahi… Şimdi bu araba şehrin her sokağını gezse, ertesi sabah kendi memleketine uyanabilir mi? Bir anlık hayali bile omuzlarını dikleştirmeye yetiyor. Dudaklarının ince kıvrımlarında bir gurur ifadesi. Benim memleketim!  

O şarkıyı kim dinliyordu bilmiyorum. Belki o da memleket hasreti çekiyor, bunu tüm şehre ilan etmek istiyordu. Kim bilir belki de çalan parça, dinlediği radyoda, onun için gelen sıradaki şarkıydı. Öyle ya da böyle hikayesini sokaklara serperek rüzgâr gibi geçip gitmişti işte kapımızın önünden. Kırıntıları takip edecek bir sevdiği var mıdır acaba diye düşünürken yeniden bizimkine kayıyor gözlerim. Bakışları pencereye asılı bir süre bekledikten sonra yüzünde açan çiçeklerin renklerinin solmaya başladığını görüyorum. Belli ki o malum şarkı yalnızca bir şarkı olmanın ötesine geçmişti ve her şeyi ateşe veriyordu. Bu zavallıcık da o yangında üşüyen kalbini kurtarıp evine koşmaya çabalıyordu. Ve belli ki bir türlü yerinde bulamıyordu. Zihni bir kez daha onu gerçeğiyle buluşturuyordu. Hem de ne gerçek! Coğrafya kader miydi bilmiyordum fakat böylelikle coğrafyanın kimi zaman keder olduğuna şahitlik ediyordum. Rüzgâr yükseliyordu, doğru. Ve biz yaşamaya çalışmalıydık.

İnsanı can ucuna kadar takip ederseniz, evine götürür sizi. Ben de eteklerinden dökülen solgun yaprakları takip ettiğimde öğrenmiştim. İşlemediği bir günahın utancını duyar gibi yüzünü elleriyle kapatmıştı.  Hızlı hızlı başını bir o yana bir bu yana çeviriyor zihnine üşüşen akbabaları kovmaya çalışıyordu. Ah! Hiçbir şey gelmiyordu elinden, elimden, elimizden… Yalnızca dualar yükseliyordu avuçlarımdan. Bir kalkan gibi onu sarsın istiyordum. Kısa bir an parmakları gevşedi ve zindanına ışık vurmaya başladı. Nihayet yüzünü görebiliyordum.  Hiçbir şeyden haberim yokmuş, hiçbir şey anlamamış gibi muziplik yapmaya karar verdim. “Ah…” dedim hafif söylenerek. “Yine memleket hikayeleri!” “Tamam diyorum, tamam, anladım. Gözlerinde görüyorum memleketinde nasıl yağar yağmurlar.”. Niyetimi anladığından mütebessim oldu. “İşte böyle, gülümse.” dedim. “Senin gülüşün mucizelere gebedir.”.  Böylece gözyaşları gülücüklere dönüşüyor ve bir yerlerde “Biz kazandık!” diyen putlar devriliyordu.

About

View all posts by

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.