ABDULHELÂK 1: Yağmurlu Bir Gece Yarısı

baselitz_oberon_380

İnsan daha ne kadar bekleyebilirdi kendi içinde?

Işığı ve karanlığı, bütün sınırları uzun zaman önce aşmıştım. Bedenimi bile! Ardımda kalmış olmama rağmen içimde kıpırtısız bir kaya gibi beklemekteydim, hâlâ. Kendimi, bir kayaya soyunurken bekler buluyordum hep, hâlâ.

Yağmurlu bir gece yarısıydı; sonsuza kadar da öyle kaldı. Belki uzun bir kar yağışı böler bu yağmuru diyerek bekledim, olmadı. Yağmurlu bir gece yarısıydı. Bütün ihanetler, bütün cinayetler, ayrılık ve sayrılıklar, seviler, sevişmeler, umutlar, utku ve yutkular, yıkımlar, insanın çöküşü, insanın çöküşü, çöküşü insanın, hevesler; her şey bu gecede olup bitiyordu. Ama gece; bir körün gözlerindeki karanlık gibi: Bütün gibilerden sıyrılarak çelik bir siyahı giyiniyordu. Bundan başka bir gece yoktu, belki de gece yoktu. Yoksa? Ben! Hayır, bunu zaten biliyordum: İnsan adedince yokluk biçimi vardır bu âlemde. Âlemde insandan öte bir yokluk biçimi yoktur. Günden güne eriyordu insan; o mermer sütun, o mermer süt, o süt karyatid, o karyatid beden. Belki bir âlem yoktu, belki bir insan, belki bir belki bile yoktu. Kesin bir hiçoluş’a bağlanıyordu her şey.

Yağmurlu bir gece yarasıydı. Yağmurla başlayan kitaplar vardı hâlâ. Araya giren onca zulme, ölüme, yalnızlığa rağmen yağmur, kahrolası yağmur, vârolası yağmur, donmuşçasına yağan yağmur, yağıyordu. Yağmur, yağar. Hiçbir şey bölemiyordu yağışını yağmurun. Oturup bir sofraya sıcak bir somun gibi bölebilirdi yağmuru belki karlı bir kış gecesi sıcak bir evde, çocukluğunda unutulmuş bir çocuk. Evet, yağmurlu bir gece yarısıydı. Kendi içinde çarpıp duran bir kapıydım ben, o kapıyı, sınırlarına şiddetle üfleyen dudakları rüzgârın, bendim. Yitirdim seni ey bendim! İçimde kapıları çarparak karanlığa doğru koşan birileri -sanki karanlıktan başka bir şey varmış gibi- kapıların hiçbir yere açılamayacağını, çün ki bir yüzün kapanması olmadığını sonsuza, önünde ve ardında hiç kimsenin duramayacağını -durmanın kendisi dışında-, kapıların yalnızca insanı eşiğe saplamanın gizil bir biçimi olduğunu saplantının, fısıldıyordu. Her kapının ardında yoğun bir kar yağışı, yoğun bir karanlık, soğuk vardı ve fakat kapı, nereye kaybolmuştu? Aslında ne kapılar vardı, ne içimde birileri, ne içim diye bir şey. İç bir ten kanamasıdır sadece insanın. İnsan, başkalarının sınırlarına doğru oyar hep kendini. Oyar ve dışrak bir çekiliş, patlayan bir yutkunma, dağılan bir toplanış, kanatlanan bir gömülüş kalır eteğini süren suların ardından. İnsan, kendinde taşkın bir karınca güruhundan başka bir şey değil miydi yoksa? Yoksa? Ben! Hayır, geri çağırıyorum karıncalarımı kendi cehennemimin kuyularına. Onlar, tılsımlı taşlarıdır aklımın: Bir şamanın kanlı bir avuçta müthiş bir lâneti vaat ettiği ilkel ayin.

Yağmurlu bir gece yarısıydı. Sigaramı yakmış, hiç kimsenin olmadığı bu istasyonda, bu tenha bekleme odasında, yaklaşmakta olan treni beklemekteydim. Sesini duyuyordum, gelmekteydi. Bekliyordum. Trenin sesi sürekli artıyor, gelmek üzere olduğunu sezinliyordum. Fakat bu bekleyiş sonsuza kadar sürüyordu. Tren, gözlerimin sınırına bir türlü varamamıştı: y o k a m a m ı ş t ı ! Aradan dakikalar, saatler, günler, yıllar geçiyor fakat bir türlü, azalışa doğru evrileceği sınıra ulaşamıyordu ses.

Bekliyordum. Benimle birlikte bekliyordu beklemek de. Bekliyordum, yağmur yağıyordu. Ayaklarım kanıyordu, bekliyordum.

Rayları, üzerine yağmurun yağdığı sisli karanlığı izlediğim bankın üzerinden kalkarak arkamdaki küçük pencereye yöneldim. Bir ara bankın üzerindeki yazıya ilişti gözlerim: İLENÇ KASABASI. Pencereden dışarı bakmaya koyuldum bir sigara daha yakarak -parmaklarım yanıyordu-. Çimenlerin ve ahçiçeklerinin arasındaki ince bir yoldan, tatlı bir ikindi güneşinin altında -ikindi: unutuşun ve unutuluşun vakti- omuzlarında siyah bir tabutla seksen bir kişinin ağır ağır ilerlediğini gördüm. Bu küçük pencereyi sihirli bir tablo sandım ilkin, ama hayır, bu sus pus sis pis ses pes, kadınlı erkekli insanlar boğucu bir bulut gibi ilerliyordu gözlerimin içinde. Gözlerim bitiyordu, ama o yürüyüş bitmiyordu. Gözlerim: Çıldırışın sınırıydı sanki. O siyah tabutla bu kalabalık nereye gidiyordu böyle? Kim vardı o tabutun içinde ve hangi sebeple uyuyordu o sonsuz uykuyu? Neden kalabalıktaki kadın ve erkekler, hepsi birden aynı çehreye sahipti? Neden ardımdaki kapıdan gecenin bir yarısı -her yarısı gecenin-, bitimsiz bir yağmura tanık olurken, bu küçük penceremin açıldığı ufukta ikindi vaktinin sıcacık ağışı vardı? Korku ve öfkeyle karışık, cama bir yumruk patlattım ve az önce pencereden tanık olduğum manzara şimdi, yerlere savrulmuş kırık cam parçalarında oynamaya devam ediyordu. Bir cam parçasında esen rüzgâr, bir başka cam parçasında ki ahçiçeğini kıpırdatıyordu. Elimde bir kanama olmamasına sevinirken, dökülen camın boş bıraktığı çerçevede gecenin parlak yıldızlarını gördüm. Bir yumrukla değişen çehresi günün. Yeniden yağmuru izlemek ve hâlâ gelmekte olan trenin bir türlü azalış sınırına kavuşamamış sesini beklemek için banka yöneldim. Başımı tam çevirdim ki, kendimi, bir trenin camından dışarıdaki korkunç karanlığı izlerken buldum. Kendimi buldum. Elimle koymuş gibi. Dilimle soymuş gibi. Tenimle oymuş gibi. Hiçlikle doymuş gibi. Kendimi buldum, kaybetmeden üstelik. Defalarca. Durgun, siyah bir boşlukta öylece sallanıyordum sanki. Evrende sihirli bir el, YANILGI BEŞİĞİ’nde sallıyor ve bitmeyecek karanlık bir kâbusa katmak istiyordu beni -kendimden öte bir kâbus varmış gibi-. Vagonda benden başka hiç kimse yoktu. Nereden anımsadığımı çıkaramadığım tanıdık sarı bir ışık aydınlatıyordu içeriyi. Camdan dışarı diktim gözlerimi tekrar. Uzakta, bir istasyonun silik ışıklarını zar zor seçebiliyordum, yağmurun erittiği soğuk camdan. Bir tuhaflık vardı, trenin ilerlemesine rağmen, istasyonun giderek yakınlaşmasına rağmen, azalmayan mesafe bir ceset gibi uzanıyordu önümde. Beni bekleyen biri ya da bir şey vardı sanki orada ya da ben ilençli bir trende birine yahut bir şeye ulaşılmak veya yitirilmek için kondurulmuştum bu demir zarfın içine:

GÖNDEREN: ABDULHELÂK

Adres: İlenç Kasabası, Tel’in Köyü,

Numara: 81

 

 

ALICI: ABDULHELÂK

Adres: HİÇLİK [Ötede Karşılıksız Bir Ben’e]

811987

Ben ki, çıkılarak terk edilen bir yolculuktum. Yoldan ve duraktan münezzeh bir Yolcu. Bu yüzden varamayacaktım hiçbir zaman kendime, hiç kopamayacaktım kendimden hiçbir zaman. Aradan dakikalar, saatler, günler, yıllar, ler,       lar geçiyor fakat bir türlü çarpışamıyordum gözlerimle, belirsiz resimle uzaktaki. Aslında her şey belirsiz bir resimden ibaretti bütün renkleri görebilenler ve körler için -ikisi de aynı şeydi-. Ne uzaktaki görüntü geliyordu bana ne de ben ona doğru uzatıyordum sanki göğsümü yırtarak uzayan bu treni. Bir heyula girmişti aramıza -aramız olmamıştı bizim-, –her şey kısacık bir doğrudan patlayıvermişti–.

Benimle birlikte yolculuk eden birilerinin olup olmadığını öğrenmek için diğer vagonlara açılan kapılara yöneldim. Kapıyı açtım. Küçük bir pencereden dışarı atmıştım adımımı, çimenlerin ve ahçiçeklerinin üzerine yığılıverdim. Kapıların hiçbir yere açılıp kapanmayacağını söylemişlerdi, unutmuştum. İanus bir yalandı, unutmuştum. Unutmuştum kendimin bir eşik olduğunu her şey için. Kalktım. Düştüğüm küçük pencereye diktim gözlerimi. Oradaydım, gözlerimi şaşkınlık ve korkuyla dikmiş bu bahçeyi seyrediyordum pencerenin diğer tarafında. Beni görebileyim diye her şeyi yapmıştım, ama boşuna, göremiyordum bu beni. Oradan uzaklaşarak içine düştüğüm âlemi dolaşmaya başladım. İkindi güneşinin altında huzurla uzanan bir mekândı burası. Az zaman yürüdükten sonra, siyah bir tabutla ağır ağır ilerleyen bir kalabalık gördüm uzakta. Kadınlar ve erkekler, hepsi benim çehremden vâr edilmişlerdi. Eteklerinde bir yığın yaprak; ve savrularak, bu güz cehenneminde yok edici bir rüzgârla. Koştum. Koştum. Koştum, yaklaştım, kalabalığa öncülük eden kişilere doğru; tabutun içinde kimin olduğunu, onu nereye götürdüklerini, nereye gömeceklerini sordum nefes nefese. Sonra kimin olduğunu bilmediğim bir ses anlatmaya başladı. “Hiçbir yere götürmüyoruz onu. Zaten o hiçbir yere gidemez ki. Götürülemez hiçbir yere ki o. Varmak yasak kılınmıştır bu adımlara, yokolup gitmek sıyrılıp alınmıştır bu varlığın tenyüzünden. Bir kuyunun damağını sıyırır gibi altın bir parmak, dolayıp aldı kuyunun duvarlarına sinen karanlık cerahati. Hiçbir yere gömemeyiz ki onu. O, omuzlarımıza gömülmüştür bizim. İşte biz onun sinleri, taşıyıp duruyoruz yazgımıza yüklenen bu cesedi. Bizim onu taşımamız, sinidir onun. Sen, bu tabutta yatanın kim olduğunu mu soruyorsun? Bu lahit, DÜŞ TABUTU’dur. Abdulhelâk’in, suyun sınırlarında çatırdayan ses kırıntılarının uzanışları içkin edildi bu tabuta. DÜŞ TABUTU bu gördün mü? Hepimiz, omuzlarımızı yazgısına verdik bu lânetin. Ayrıca ne biliyoruz ki, belki de bu kara tabut taşıyor bizi! Belki de biz, gömülüyüz onda.”

Yağmurlu bir gece yarısıydı.

Kendi içinde beklemesine benzemiyordu hiçbir şey bir insanın.

Mekân ve zaman, yağdı ve bitti.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.