ABDULHELÂK 2: Bir Başkasının Öyküsü

10547810_875221045840310_8447695993319929794_o

Kendimi hiçbir yere açılmayan bir kapının eşiğinde başka bir hiçliğe geçerken, hiçbir yere çıkan bir sokağın iççıkmazında yok olup giderken buldum: Kendimi kaybedecek kadar bulamamıştım hiçbir zaman ama yinede kaybediyordum işte. Hiçbir şeyi önemsemiyordum artık, çün ki her şey kalbimden geçip kaybedilmişti; çün ki ben her şeyin kalbinden geçip yitirilmiştim. Çün ki çoktan geçilmişti benim kalbim, ufkun ötesinde bilinmez bir bahçeye düşen zavallı bir kuş, göğsünü yitirdi, uçmak bitmişti. Acının dalına kondu.

“Kendimi bir ele geçirebilsem, ah!” diye geçirdim içimden. Sonra, yalnız benim duyabileceğim şiddette bir fısıltıyla birbirine vurdum dudaklarımı. “Bir geçirebilsem elime kendimi, canımı okuyacağım sayfaları rüzgârda uçuşup gitmiş kitâb içinden. Son verebilirim belki o zaman süregelen ve süregiden uyku kundağıma.”

Tam seksen bir gündür uyumuyordum. Bir an için bile olsa beynimin içinde durmaksızın fısıldayan milyarlarca dudaktan çekip alamıyordum eski sessizliğimi. Saatlerce yatakta kıvranıyor, çıldırmaya iyice yaklaştığımı biliyordum artık. Gerçek ve hayal, akıl ve düş yer değiştirmişti bende.

Bu düşünceler içinde atıyordum adımlarımı. Yürüyordum, yeryüzü ayaklarımın altında değil idi.

Varlığını unuttuğum cep telefonumun, çaldığını fark ettim. Cebimden çıkarıp, arayan numaraya bakmadan kulağıma götürdüm telefonu:

“İyi günler, ben tanrı!”

“E… e… Efendim, anlayamadım.” bir tuhaflığın yaşandığı sugötürmezdi.

“İyi günler, ben tanrı.” diye yineledi kimliğini telefonun diğer ucundaki ses. İlkin, bir arkadaşımın benimle oyun oynadığını ya da bir markanın yeni bir ürününün reklam izlemi olabileceğini geçirdim içimden.

“Hadi canım sen de!” dedim ve telefonu kapattım. Arayan numarayı görmek için kayıtlara baktığımda ise görüşmeye dair bir şey bulamadım. “Yoksa; o olabilir miydi gerçekten?

Arayanındreams tanrı olabilme ihtimalinin tozdan milyarlarca kat küçük olmasına rağmen, sesin tanrıya ait olmadığına dair iknaya koyulmuştum kendimi:

“Hah! Tanrıymış! Karşımda yürüyen bunca insan, kendisiyle iletişim kurabilmek için akıllarını kelimelerin altın tepsileriyle avuçlarında sunarken, bir ışık zerresi bile görememişken karşılığında bunca yakarının, birdenbire bir çağrı merkezi çalışanı gibi beni arayacak; üstelik bu insanlardan aşağı olan benimle konuşacaktı.” Kimsenin bana ulaşamaması için cep telefonumu kapalı duruma getirip pantolonumun sağ cebine bıraktım.

Yanımdan gelip geçen insanlara diktim sonra gözlerimi, aklımı biraz olsun dağıtabilmek için: Zaman kendini yaşıyor yalnızca. Bizler, mini minnacık gölge zerreleriyiz, az da olsa mutlu olanlar ise ışık zerreleri. Yollarımız ya bir aydınlıkta, bir karanlıkta yahut sürçüyor birbirine. Yüzünü, adını ve hayatlarını bilmediğimiz insanların bir zaman, bizim olduğumuz yer ve anda vâr olduklarının farkına varıyoruz. İşte tam da bu noktada herkesleşiyoruz biz de. Hiçbirimiz öteye geçemeyecek kendinden, tutamayacak ellerinden hiç kimse, önündeki ve içindeki karanlığa düşmüş kendilerinin. Gerçekleşmemiş bir yığın hayalle, içinden çıkamadığımız sanrı ve rüyalarla, alevini dindiremediğimiz acılarımızla kalakalacağız ve uğurlanacağız bu kalakalmışlıkla.

Ansızın çalan cep telefonum düşüncelerimi bölmüş; “Nasıl olur, tamamen kapatmıştım?” diyerek cebimden çıkarıp ekranına baktığımda ışığının yanmadığını, ekranda hiçbir şeyin yazmadığını ve fakat telefonun titreyerek çaldığını gördüm. Şaşkınlığımı üzerimden atıp telefonu açtığımdaysa, aynı ses, yine aynı sözcüklerle karşılıyordu beni:

“İyi günler, ben tanrı!”

“Kimi aradın kardeşim sen, kimsin, ne istiyorsun?”

“Bir hiçkurusunu arıyorum, bir yokböceğini.” durmadan ekrana bakıyor, içinde bulunduğum durumdan çıkmak için bir yol arıyordum. Ya geri dönülmez bir boşluğa bulaşmıştım, ya da, ya dası yoktu.

Telefonun arka kapağını açtım, bataryayı çıkarıp var gücümle fırlattım. Sesin kesilip kesilmediğini kontrol etmek için kulağıma dayadım yeniden:

“Hiçbir zaman, hiçbir anlam belirmeyecek yok olmaya yüz tutmuş sularında. Çocuklar, hiçlik güneşinin ışınlarını yüzünden yansıtarak yepyeni bir hiçlik yaratacaklar sana, sende. Kaçma, tam kalbindesin kaçtığın ne varsa.Oysa bu” diye devam eden sese daha fazla tahammül edemeyip, elimde kalan parçasını da fırlattım telefonun. Bir korku kaplamıştı içimi. Bana en mahrem, en karanlık sırlarımı fısıldayan o ses de kimindi? Kime aitti o sırlı titreşimler? Bu korkuyla boğuşurken, yanımdan geçen insanların aslında birer cansız manken olduğunu fark ettim. Hiçbiri yürümüyor, konuşmuyordu. Belediye otobüsleri hareket ediyor ama şoför dâhil hiç kimse kıpırdamıyordu. Cansızdı herkes. Büfede bir adam birine sigara uzatırken donmuş, şişman bir kız incecik sigarasını henüz yakmış; hem kibriti yanıyor hem tütüyor yeni tutuşturduğu sigarası. Ardından bütün binalar yıkılmaya, gün bir perde gibi yırtılıp aradan gece bir karanehir gibi akmaya başladı.

“Lânet olsun! Yine uyuyamıyorum.” diyerek tam üç saattir yastığın üzerinde devindirdiğim başımı, aklımdan geçen ürkütücü fikirlerden çekerek, bir sigara içmek için doğruldum.

Sigaramı yaktım, kibriti pencereden aşağı bıraktım. Attığım kibrit, o esnada evin önünde, sokak lambasının altında durmuş bana bakan bir adamın ayaklarının dibine düştü. Daha önceleri de görmüştüm onu, ne zaman seslenecek olsam, adam, ortalıktan, az evvel yitip gitmiş bir an gibi kayboluyordu. Bu kez yakalamak için elimi çabuk tutacaktım, ya da ayaklarımı. Bir hışımla fırladım evden. Apartman kapısından çıkıp sokak lambasına doğru koşuyordum. Oraya vardığımda, demin bu lambanın altında duran adam çoktan gitmişti. Bu kadar kısa sürede gözden kaybolması olanaksızdı. Yara yarılmıştı da içine düşmüştü sanki. Sağa sola bakınırken, az evvel benim boşluğa bıraktığım kibritin ayaklarımın dibine düşmesiyle kendime geldim ya da gittim kendimden. Başımı kaldırıp yukarıya baktığımda, üçüncü kattaki evimin penceresinde, biraz önce kendisine baktığım o adamı gördüm. Bütün bir evren donmuş da zaman, beni çıldırtabilmek için erketeye çekilmiş, kalbi göğsüne sıkışmış bir albatrosa dönmüş, aklım yüzyıllardır son salisesini sayan bir bomba gibi infilâk etmek üzereydi. Dizlerimin üzerine çökmüş, evimin penceresinden bana bakan kendimin gözlerinin tâ içine bakıyordum, ağlıyordum, nasıl ağlamayayımdım, koca bir şehir yüzümde yerle yeksan oluyordu ve altında kalıyordum ben de.

“Lânet olsun! Yine uyuyamıyorum.” diyerek tam üç saattir yastığın üzerinde devindirdiğim başımı, aklımdan geçen ürkütücü fikirlerden çekerek, bir sigara içmek için doğruldum.

Çöl aktı üzerimden.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.