ABDULHELÂK 4: Tağut

maldoror2             Kendi bademciğine elleriyle asılan bir adam titrese, onulmaz ve geri dönülmez şifasız bir boşluğa devrilecekti. Sargın durduğu yere bulaşması da bu boşluğun tesiri ile değil mi idi zaten? Göç eden trilyonlarca bufalonun çıkardığı gürültüyle parçalanıyordu beynim: Toynak sesleri, öğürmeler, boynuz darbeleri, aşınan yerküresi, yutkun nehirleri, pusuda bekleyen yırtıcıları, leşleri, akbabaları, çakal gülümsemeleri.

Gözlerimi hafifçe araladım, başıma dikilmiş onlarca Abdulhelâk gözlerime doğru akan bir nehirde buluşuyor oradan yokluk sularına dökülüyorlardı şimdi. Göz gözeydik alnımda bekleyen onlarca Helâk ile. Aklım ve kalbim arasında iki yıldız arası mesafe varken kendime ait onlarca gözle hemhâl oluyordum şimdi. Hangisine sürçse bakışlarım, şifasız bir yokluktan başka bir şey olmuyordu sendeleyip alevlere boğulmuş kanatlarında. İçlerimden bir tanesi, elinde solgun bir gül tutan Helâk:

“Oysa bu senin kendinden kaçışındır, kendi acını inkâr edişin. Sen zaten lânetli bir yağmur gibi yağıp kaplamışsın bedenini. Orada güneşe meyyâl tek bir zerren kalmamış açıkta. Sen zaten merhametsiz bir acının, açıklığın, açlığın kendine yığılıp kalmış bir duvarın yarattığı tozun, dumanın kıpırtısızlığın, durağansızlığın, bitimsizliğin, başlangıçsızlığın hazin itirafı. Sen zaten herkeslere değen ama kimsenin anlayamadığı bir yaprağın titreyerek düşüşü değil misin incinmiş dalında? Mevsiminden çok önce düşmüş solgun bir yaprak. Değil misin bile kendi adından bir başkası? O sen değil misin ki kendisine sığınan, kendisiyle sevişen, kendisine düşen, kendisine çıkan, kendisine batan? Ten sularında sayısız can sandalın boylamadı mı sayrılı karanlıkların dibini? Dip ki: düş! Gördün. Evet, sadece, cevabını bildiğin soruların yanıtı yoktur Abdulhelâk. Büyük düşüşleri vardır küçücük adamların, küçücük kalpleri ve o kalpte yok olup gitmiş, o kalbe sinmiş uçuşların çırpınışları.”

Aklım, kalbimin kapısına dadanmış bir koçbaşı gibi tehditkâr, sarsıcı, yıkıcı ve öldürücü bir düşmanın kılığına bürünmüştü şimdi; şimdi ve sonra, şimdi ve sonsuzca, evvel ve ahir, hepzaman herzaman hiçzaman yokzaman varzaman. Ben, Zaman denen yaralı ve çıplak mefhumun karnında çepersiz uzantısız kendi bademciğine asılı kalmış bir aborjin. Sallanıp duruyordum bu akıntısız yoğunlukta.

Gözlerimi şiddetle yumuyordum, çoktan patlamıştı gözkapaklarımın içyüzeyinden aklıma ve ruhuma sızan karaltı. Fısıltılar duyuyordum, incecik çığlıklar, kesik ve tiz kahkahalar, metal sızıntılar, çelik patlamalar. Neler olup bittiğini öğrenmek istiyordum etrafımda kendi bedenime bürünmüş gölgelerin ne yapmak istediğini. Şu an kendi yatağında, ateş çemberinde kıstırılmış bir akrepten farksızdım. Zehrim elimden alınmış, ateşin yakmaması emredilmiş -ben bunu bilmiyorum-, zuhur edebilecek her türlü yokluğun ortasında yeni doğmuş bir bebek gibi çırılçıplak ve kanlıydım. Korkuyla araladım gözlerimi, gözbebekleri yanan bir helâk ile göz göze geldimdi:

“Hatırla, Atlas, yarasını sırtında taşıyan geyiklerce yorgundu. Başını koparıp atmıştı vücudundan, göğ düşmüştü pencerelerden. Akşam, insanın kendi ruhudur; akşam da dışlandı bizim kutsal karartımızdan. Hatırla, sen kendini omuzlarına almış, kaldırıp atmıştın aklının surlarından. Oyunlarda ölen çocuğu, çocuklarda ölen oyunu, oyunları ölürce oynayan çocuğu. Yaşamak, senin ruhunda bir yamadan farksızdı: Şimdiyse ruhun büsbütün bir yama, yaması olduğun o parçalanmaz boşlukta. Büyük acılar anlatılmaz Helâk, anlatılamaz, anlaşılması beklenemez. Ve söylüyorum; bir ufuk ki göğ kapkara güneş kan kırmızı gözlerde belirsiz bir parıltı aklımız bulanık göğsümüz acıya göçen üveyikler sürüsü.” Şaşkındım, dizlerimi karnıma çekmiş, ellerimi yüzüme gömmüş, düş embriyosunda kangın bir cenin gibi kendime yumuluyordum. Kaçacak bir yerim kaldıysa benim; durak helakti, yol helâk yolcu helâk, göğ helâk menzil helâk, göz helâk bakış helâk, heybe helâk azık helâk adı helâk adımı helâk a ğ  z   ı     h     e      l       â        k          s          e           s            i           h              e               l             â

resizdim, kendim olacaktım çün ki dönüp varacağım yegâne yıkım. Uzun yıllar sürecek bir koşunun ardından vardığım yere uzaklığımın hiç değişmediğini, aynı zamana değin aynı koşunun hep vâr olacağını anlıyordum.

Abdulhelâklerden bir Helâk, şakağıma dayadığı iri bir mıhın tepesine solgun bir gül ile vurdu: Düşrevandı ortalık şimdi; her yere hayal sıçramış ortada bir maktûl, çılgınlığının kurbanı oluyordu. Ruhuma, rüyanın kanizi bulaşmıştı. Gözlerimi araladım, diğer kendimlerin başlarını çevirerek bir noktaya bakakaldıklarını gördüm. Bir şey yaklaşıyordu. Tüten, kıpkırmızı, elindeki asayı yere vurarak asasını vurduğu her noktada bana yok olup gidebileceğim bir Kızıldeniz yararak yaklaşıyordu. Onlarca Helâk, gelenin adını fısıldıyor, iyice yaklaştığındaysa ona yol vermek için kenara çekiliyorlardı. “Tâğut” diyorlardı, “Tuğyan, insanın aklına yapışıp kalmış yok edici bir fısıltı.” diyorlardı. Titriyordum, yanı başımda gelip gözlerimin içine dikilen bu şeye patlayacak değin açılmış gözbebeklerimle bakıyordum.

“Kendini hangi tekinsiz gecenin avlusuna bıraktın?” diye sorduğunda kelimelerim ve sessizliğim korkudan bembeyaz kesilmiş, buz kesmiş dudaklarımı kıpırdatmaya çalışarak bu devasa yaratığa bir şeyler söylemek istedim:

“Bir gün güneşin, rüzgârın, karanlığın, yağmurun, hiçbir zaman diliminin olmadığı bir an, yıllardır burnumun içinde duran ölü, kana bulanmış, sertleşmiş bir sinek sürüsünün akmaya başladığını görüyorum. Aklımın koşularını dizginleyemiyorum o saat bu saattir.”

“Belleğinde gerçeğin nal izleri silinip gidiyor.”

“Beynimin her zerresinde milyonlarca karınca; durmak nedir, tokluk ve yorgunluk nedir bilmeden devinen bir karınca cehennemi var.”

“Sen yokluğun mahşer meydanı olmuşsun.”

“Binlerce kapısı olan bir odanın içindeyim, açtığım her kapı binlerce kapısı olan o odaya, aynı yere açılıyor; bir uçurumdan atlıyorum, atladığım yer oluyor düştüğüm yer. Binlerce uçurumdan atlamak bir büyük uçuruma varmak için.

Çün ki gece, uslanmaz bir nehirdir göğsümün içinde.

Çün ki ben ruhum üflenirken orada değildim.

Çün ki çocukluğum açık bırakılmış bir yaradır yerini unuttuğum: Sanki gecenin bir göğünde bir yerden sürekli güneş sızıyordur. Ne bedenim ruhumu ne ruhum bedenimi yurtsayabildi. Göğsüz kalmış bir kuş aklımın çeperlerini zorlayıp duruyor.”

“Senin aradığın nedir, kimdir öyleyse?”

“Hiç kimse, hiçbir şey. Herkesin en büyük yalanı kendisidir efendim, en büyük yarası, en büyük inancı, sarsılmazı. Görmek, korkudur. Bu yüzden gerçek ardımda kalmıştır benim. Zaman akıp gittikçe yaram derinleşecek, derinlik yarama varacak.”

“Çilesiz bir kalbin, ıstırapsız bir aklın ibadeti kabul olmaz.”

“Ya eğer yerini bulmuyorsa hiçbir söz!

Evet, akıp geldiğim lânetli memeden yabancısı olduğum bu eve sığındım. Ben kendimin değilim. Aklımın ucundan akıp yitiyorum. Bilmiyorum, nasıl başardım kendi sırtımda bir kambur olmayı. Söndürülemeyeceğim.”

“Sen kendinin inkârısın, Çün ki yalnızlık kendisine sığmamasıdır insanın.”

“Gecenin bir yarısında nereden geldiği bilinmeyen şu ayak seslerini dinle bir:

Ellerimi uzatıyor, saçlarımın arasında gezdiriyorum. Bir anne nasıl şefkatle dikerse çocuğuna gözlerini, bir kadın eriyerek nasıl bakarsa gözlerinde kaybolduğu adama, öyle bakıyorum ben de gözlerimin solgunluğuna. Karşımda, tam karşımda, bana bakan ben’in başını göğsüme yumuyor, saçlarını öpüyor, alnındaki siyah nehre kapılıp kaybolan ellerimi yüzünde gezdiriyorum. Göğsüm, rüya âleminin yaz’a adanmış bahçesidir; onu dingin çiçeklerin alnına basıyorum, onu kaybolan adıma katıyorum, onu ormanlarca koşuyorum, düzlüklerce; bütün inanç ve mümkünlerin ötesinde, gerçekliğin avlusuna bırakılmış bir piç gibi. Onu boşalan karamemeli, belinden akıp geldiği bir hayvanın kaburgasından yaratılmış pembe bir çiçeğin rahminde yokluk içinde büyümüş, büyülenmiş, aklının çölünde vücuttan münezzeh bir çılgın at gibi yersiz yurtsuz yoz pembe gerçeklerin ağısına bırakılmış beni, basıyorum göğsümdeki dingin çiçeklerin alnına. Ve acıtıcı ve aldatıcı bir hakîkat ile telkin ediyorum kendimi. Yüzünü okşuyorum, kirpiklerine dokunuyorum, gözlerini öpüyorum, gözyaşımın tadına varıyorum -sönüyor dudaklarımdaki yangın-. ‘Dayan!’ diyorum, ‘biraz daha dayan. Benim ismim bile senin dudaklarında hayat bulmak için var yalnızca. Hayalim, kaybolmak için aklının karanlık sularında. Aklının kayalıklarına çarpa çarpa parçalanan kanlı beden olmak için var benim bedenim. Biz, yani sen ve ben, yani ben; yönsüz, hudutsuz bir rüzgârda incelip yok olan cılız bir ıslık olan ben hiçbir gerçekle kandırılamayız ki!”

Hiçbir şey söylemiyordum, dudaklarımı dudaklarıma dayamış kendimin tadına varıyor, kendimle sevişiyordum. Yüzümde kendi yüzümden başka hiçbir şey yoktu, olabilirdi; ama yoktu.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.