ABDULHELÂK 6: MASATTAKİ HIÇKIRIK

Kandinsky-Murnau

Sokaklara çıktım, sokaklar boğuldu. Sokaklara çıktım, sokaklar bende boğuldu. Kendime çıktım, insanlar boğuldu. İnsanlar boğgundu. İnsanları insanların üzerinden çekip güneşi aradım, göğü aradım, göğe çıktım, göğler boğuldu. Güneşi araladım, yağmur boğuldu. Yağmuru araladım parmaklarımın ucuyla uzak bahçelerin hiç duyulmadık şarkılarını aradım. Yağmur boğuldu. İnsan hâlâ çiğdi. Gözlerimi aradım, ellerimi yokladım, ruhumu araladım, insan hâlâ çok güzeldi.

İnsanın en çaresiz anında saldırdığı bütün kapıları yokladım: Yerinde yoklardı.

Her şey; vâroluş, tesellisiz bir ağrının, dönüşsüz bir sıkıntının yutkunluğundan ibaretti. Kendini yutkunuyordu her şey ya da hiçbir şey, sıkışıp kalmıştım vâr edildiğim toprağın gırtlağında. Metruk, yıkık, dökük, kapı ve pencere oyukları dağılmış, teni yüzülmüş ışıksız binalar gibi -bin âââ’lar gibi uzayan bir çığlığa bürünmüştüm- ürkünçtüm. O gözler— O sırıtkan ağız— O kesik burun— O başında kötücül kuşların tüneyerek su içtiği tas— O Yusuf’un sıkışıp kaldığı kuyu— O Zekeriya’nın kanla çatlayan çotuğu— O Lazarus— O zift gibi yanı başındaki toprağa akmış düşünce— O geçilmiş zaman’ın eşiğindeki sis— O gelecek zamanın kalbindeki niş— Bir zamanlar içimde insanlar varmış, bir zamanlar koşturup duran çocuklar, işten eve dönen adamlar bir zamanlar sıcaklığına dönülen kadınlar, kapı önlerimde birikmiş ayakkaplar varmış. İçimde, zaman yaşarmış bir zamanlar. Kendisinde savrulup durması gibi insanın. Bir adam aşık olmuş bir kadına. Bir çocuk bir kızın ismini hiç unutamayacak kadar derine kazıyor adını. Yaşlı bir kadın sıcacık evinin camından yüzyıllardır yağan karı izliyor. Derse yetişmek için koşuyor bir çocuk. Genç kızlar çöl kurutuyor defterleri arasında. Akşam oturuyor kapı önlerinde. Çocukluklarıyla el ele kayboluyor uzaklarda çocuklar. Tuhaf, insansı, tanıdık bir sıcaklık var aramızda dünyayla. Sanki hiçbir şey değişmemiş -değişecek bir şeyi bile bulunmayan adamların-. Şimdi kıyısı bile yok yolların bencileyin ıssız bir yapıya. Çün ki dilini artık anımsayamadıkları yalnızlıkları varmış insanların. İnsanlar mutlaka kabuğuymuş hiç dokunamadığı yerlerinin. Çün ki hâlâ kanamaktaymış kör noktaları beden denen evin. Çün ki bir varmış bir yokmuş  çün ki hem varmış hem yokmuş çün ki yok onun heybesinde yollara koyulmuş çün ki açlık yokluk heybesindeyken ona güç katarmış bir odada beklemek gibi sevgilinin dinmeyen ayak seslerini kum seslerini akmakta olan çöl gecelerinin “Kendimi hiçbir şeyin herhangi bir şeyin olanın veya olmayanın parçalanarak bütüne sinenin asla bir şeye katılamayacak olanın gözün ve rüzigârın ne bileyim öylece bakmanın öylece bakılanın herkes olanın hiçbir şeye benzemeyenin bağırıların susulanın bunların ve daha kalanın içine dâhil dışına hariç yanına dikit edemiyorum

Görmem için yolda olan bir şey var, biliyorum, hissediyorum ve gözlerimi her an bana görünebilir olanın hazingâhından ayırmıyorum. Sanki ben bir an için gözlerimi kırpacak olsam bir ceylan ya da çiçeklerle dolup taşmış bir kadırga geçip gidecek; ve vâroluşum boyunca inşa ettiğim bu bahçe titreyecek ve yerle yeksan olacak. Çün ki başka bir şeye bakamam ben, göremem başka bir şey çün ki. Zaten dünya daha iyi bir şey göstermiyor insana. Zaten daha iyi şeyler de aramıyor insan, dünyada ve kendinde, dünyadan ve kendinden.

Yo, hayır! Bir insandan doğmuş olamam ben; hayır, kabul edemem bunu. Beni bir adam öpücüklere boğduğu bir kadının karanlıklarındaki nilüfer çiçeklerinin kırmızı yataklarına üflemiş olamaz. Hayır; etten, kemikten, ruh ve nefes ten örülemem ben. Hayır, hayır, hayır— Beni kayalıkların rahmine akıtmış olmalı harabelerde karamemelerinden bazı adamlar. Çün ki bir insanın değil; uykusundan korkuyla kalkılan çağrıların adımlarındaki hiçliğin körlüğüne iman ettim ben.”

Belki. Bu. Sabah. Her sabah. Olduğu gibi. Bir şeyler değişir. Düşüncesiyle. Hiç inanmayarak. Bunun da her gün gövdemin çitlerine dadanan umut verici çocuk çığlıkları olduğunu bilerek araladım gözlerimi gözlerim asırlık yapıların pencereleri gibi asırlık bakışlarıyla duruyordu yüzünde bir kuşun bile kanat çırpmadığı göğe ormana denize kente bakan bakan bakan ama hiçbir şeyin değişmediği değişmeyeceği o şifasız çemberlerde.

“Pencereler,” dedim heyecanla “pencereler,” fırlayarak yatağımdan penceremin önüne, “pencereler, evlerin gözleridir. Kim bilir neler gördü onlar betonun, camın, tahtanın, plastiğin, zamanın, insanın içine hapsolarak. Senden göğe bakan her insan yaralamıştır seni, sen kanamasısındır senden öte bir kanarlılığın. Seni dışına akıtır, dışı dâhil eder senin içine: Her iki ucu içe doğru akmaya başlamış azgın nehirlerin çarpışması kalpteki eğrimde. Kim bilir nice güzel kadın saçlarını savurarak omuzlarına tersiyle ellerinin, önünde salındı? Tanrıları yenen bir titanın en acı itirafı neydi: “Kadın da kazanılmayacaksa evrenin fethinin ne yararı olur ki?”

Söyle bana, yağmur değilse eğer senin gözyaşın, kâinat niçin daha karanlık içinde kayb-olduğum bazı günlerde?

Ben hep, pencerelerin göklere açıldığını düşünmüşümdür, balkonların ölüme.

Evler çocuklara açılır çün ki pencereler göklere, balkonlar ölüme.

Balkonlar koridorlardan hiçliğe uzanan loş ve silik damarlarıdır tehlikenin.

Kırbacıdır upuzuuuuuuuuuuuuuuuuun bir gitmenin, balkon.

Çocuğun, çocukluğun    s   onsuzu gözetlediği anahtar deliği, balkon.

Delirmiş gibiydim, gözlerim korkuluydu, gözlerim hırpanîydi, gözlerim paramparça, gözlerimde bakış kundağında kan içinde kalmış gözbebekleri, kış içinde kalmış güzbebekleri vardı. Benim gözlerim kimsenin gözleri değildi. Kimsenin gözleri kimsenin gözleri değildi. Yüz bedenin ruhuysa, göz ruhun tiniydi. Penceremle konuşuyor, ona dokunuyor, alnımı dayıyor, öpüyordum onu. Yordum onu: Tekinsiz bir düşe.

İnanmak, çılgınlıktı, çılgınca inanıyordum. Yitki dudaklarımda bir duaya dönüşmüştü artık: İnanmak, çılgınlıktı. Çılgınca inanıyordum. Bir hışımla attım kendimi evden dışarı. Evimin kapısı kanıyor; sokaklar, hiçliğin ağzında kara bir dil gibi uzanıyordu. Sokaklara, caddelere, insanlara karıştım, kentin içinde kayboldum, kent bende kayboldu. Bütün bir evren bendim. Ben, bütün bir evrendim. Yürüdüm. Yürüdüm, yürüdüm. Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm. Yürüdüm. Masatta kör bir bıçağı biler gibi biliyordum ayaklarımı yeryüzüyle. Biliyordu ayaklarım beni hiçbir yere götüremeyeceğini. Kendimi sonsuz parçalara dilim dilim diliyordum. Kendimi diliyordum, bir daha vâr olmamak için. Ayaklarımı biliyordum. Ayaklarım yetmeyecekti gitmeye yitmeye bitmeye hiçliğe yokluğa. Yürüdüm, boğazıma kadar kelimelere batmış inanmak çılgınlıktı ama çılgınca inanıyordum kendimi yazdığım ve okuduğum kelimeler arasında yitecektim yitiyordum bedenim ve ruhum milyarlarca karınca gibi harf harf olmuş insanın aldatılmışlığına karışıyordu dünya ve acının yazgısına inanmış bu bütünselliğin kamasıyla yaralanmış bir halde sözcüklerin gövdesine sinip yittim

 

yağmur

tek

tesellimdir

benim

 

pencere kanatlanıp uçmuştu. Belki. Bu. Sabah. Her sabah. Olmadığı. Gibi. Bir şeyler değişmez. Belki. Belki. Dil ile olmaz olamayacak olan. -Ben her şehirde üşürüm, üşüyeceğim.- bunun da her gün gövdemin çitine dadanmayan

İçimi çektim.

Ve bir çocuk düştü o aralıktan.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.