ABDULHELÂK 7: BUMERANG

 

80381648_oAynanın karşısında durmuş kaybolan sesimi arıyordum. Bakıyordum. Bakmak, iniltisi olmuştu gözlerimin, ama ben yine de arıyordum sesimi. Uçup gitmişti sanki ağzımın karanlık kuşu. Yazgımın tel’in kurşunu sıkılmıştı sanki dönülmez boşluklara. Beyaz bir kelebeği yutmuştu sanki dünya. Yoktu ağzımda, dilimde, bedenimde, tinimde, Tanrı’ya ve yokluğa yakın fısıltısında sükûnetin, sonsuzun ve suyun sınırında olan sesim, yoktu. Düşürmüş müydüm onu ıssız kuyulardan içeri? Düşürmüş müydü onu bir çocuk oyununun tam ortasında? Düşürmüş müydü onu yağmur? Düşürmüş müydü onu kar? Zaman, düşürmüş müydü onu yoksa, sonsuzdan tenime geçerken? Ağzımdan içeri uzanan karanlık rahmi oyuyorum ellerimle, yok. Dil denen kanlı yılanın bütün biçimlerinde arıyorum, yok. Çığlığımda arıyorum, yok. Soluk diye verdiğim sıcak ve çıplak ses[sizlik]te arıyorum onu, yok. Dudaklarımda kalabilecek bir kırıntısını arıyorum, yok. Yok, yok, yok. Sanki hiç olmamış -san ki olmamış hiç, ne çıkar?-, hiç oyarak çıkmamış sanki içimi. Yoksa kem bir kuzgun konmuş dallarına da sesimin cırnaklarını geçirerek, sesimi de alıp yitmiş miydi göğde? Yem mi yapmıştı sesimi yavrularına ve aç karınlarına yırtıcı kuşların? Kanıyla sesimin kendi neslini mi besliyordu yoksa? Tâ göğden bırakarak sivri dillerine kayalıkların, paramparça mı etmişti sesimi? Uğursuz bir yağmur alıp götürmüş müydü onu sonrasızlığın suskunluğuna? Ben, yoksa, kanlı bir kılıç gibi geçirmiş miydim onu sus kınına? Yitirmiş miydim her şeyle birlikte sesimi de? Sesim bir sır mıydı? Üflenmiş miydi bir sır tâlibinin anlağına? Kaldıramamış mıydı da sırı üflemiş miydi şifasız kuyulara? Oradan suya, sudan kamışa, kamıştan soluğa, soluktan tekrar sıra kadem mi basmıştı? Aranmaya, bulunmaya, edinmeye, yitirilmeye ve ardından bakılmaya mı yazgılıydı sesim? Ya da bir zamanlar sesim olmuş muydu benim? Bilmiyorum. Yitirdiysem eğer onu, şu an aklımın tunç zırhına dadanan fısıltı da neyin nesi?

Sesim, suskunluğun yankısı.

Sesim, izi kendisizliğinin.

Sesim, cri pur. Âri ur: Büyüyen yumrusu içimde utkunun.

Sesim, yara, leke ve kök. Yavaş yavaş düşen bir örtü, karanlığımın üzerinden.

Sesim, kış ve bakış.

Sesim, bumerang, buğulu revnak, yağmuru göğden sakınan ve esirgeyen sınırı açıklıktan. Karanlığın evi. İni, yaralı hayvanların. Buharlaşan soluğu kurtların kar zamanlarında.

Sesim, omuzlarıma dokunup bir yarısı gecenin, karanlığa karışan yabancı bir el.

Sesim, bir çılgın sırtına vurmuş da seni, çöller boyu sürüklüyor her an ağzımdan –çölü, sesi ve kendini-.

Sesim, bir çöl gibi tekrar ediyor kendini.

Sesim, ihtimal ki inilti.

Sesim, kafes, kuş: Hep, birinde yitirdi ötekini.

Sesim, karanlık ormanlarca uçuş. Sen ki dilimde hep, söylenmeden kalan; ses, söz, dil; Dâvud, İsa, Muhammet.

Sesim, kan ve kemik, artık, döküntü, tortu.

Sesim, Yâkub. Kendimi çağırıp durdum hep uzaklardan.

Sesim, yerkürede ağır ağır silinen adımlarımdın sen yahut.

Nedense, oradan uzaklaşmayı istedim bir an, uzaklaştım da. Yürüdüm. Koştum. Koştum. Kaçtım. Her şeyi ardımda bırakmak istiyordum, sanki önümde aşılabilecek bir mesafe bırakmışım gibi! Her şey sönsün istiyordum, sıçrayacak bir kıvılcım kalmış gibi boşluklardan. Yürüdüm. Koştum. Kaçış’tım. İleride bir adam gördüm, bir şeyler satıyordu. Yaklaştım. Birkaç defa, bir şey söylemek için zorladım kendimi, ama boşuna. Dilim; suların, kumların, kayaların, insanların, hayvanların, eşyaların, güneşin ve zamanın terk ettiği kumsallar gibi duruyordu ağzımda. Çıplak, ıssız ve yoz. Bir şey soramıyordum, ama o, sanki bu durum çok normalmiş gibi karşıladı beni. Düşportacı diyordu kendine. Ses ve düş satıyormuş burada, yok satıyormuş. Yok satıyormuş. Ama hepsini birden alamazmış hiç75dec1473f3caea20964d09f4e328afb kimse. Ya sesini bırakıp düş alıyormuş insanlar ya da düşünü bırakıp bir ses ediniyorlarmış, kırmızı bir yaygının üzerine serpiştirdiği ses ve düşlerden. Her türden insan sesi, hayvan sesi, yağmur sesi, kar sesi, suskunluğun sesi, taşın sesi gibi birçok ses vardı burada. Düşlerin çeşitleri yokmuş, sadece düş kurma yetisi kazanabiliyormuş insan sesini düşportacıya verdiği taktirde. Tüm bu ses ve düşlerin içinde ayrıksı duran ve bir perdeyle ötelenmiş bir şey gördüm. Gözlerimi ona dikince merakımı anlayarak anlatmaya başladı: “O, elde edilemez, ona bürünülemez, onun bir sınırı yoktur, sınırı olan bir şeyde barınamaz. O insanda karşılık bulur, ama insanda var olamaz. İnsan onda var olur, var olduğu anda onda yiter. Hep bir dağın ardındadır, dağın kalbindedir, perdenin ardında, açıldıkça çoğalan bir kapılar dizisinin sonrasındadır; ama yakın, çok yakındadır; ama uzak, çok uzaktadır. Bir kere çağrılmışsan ve ardına düşmüşsen o sesin, geriye ya da herhangi bir yere dönüş yoktur; yalnızca yürüyüş vardır ardından o sesin? Ki heyhat; o ses, kendini sana duyurmadan sen onu arayışa koyulmuşsan, onu bulamayacağını bilmelisin. Ve artık kendini kaybettiğini ve kendini bulamayacağını da bilmelisin. Artık her şeyi yitirdiğini, arayış dışında hiçbir şey bulamayacağını bilmelisin. Bu durum, hiçbir şey yitirmeden arayışa koyulanların durumuna benziyor. Belki, daha da ağırı. Ama bilmelisin, çağrılmadan yola düşülmez. Çağrılmadan yola düşme. Dinleme, çün ki o sağırlara da ulaşır. Bakma, çün ki o körlere de görünür. Seslenme, çün ki o dilsizlere de söyletilir. Susma, çün ki o iniltiye katmıştır kendini. Durma, çün ki o akan bir nehirdir. Akma, bir su birikintisindedir çün ki o. Olma, çün ki o yok’ların kalbindedir. Ölme, çün ki o hep diridir. Yağma, kuru bir ottur o. Yanma, ateşin kıvılcım bile değildir onda. Sen ne isen, o, o değildir. Arama onu, onu arama. İşte bu gördüğün şeyi buradan alabilecek olanlar sadece çağrılmış olanlardır ve bunun karşılığında ruhlarını verirler bana.

Şimdi ben, sesimi ve düşümü yitirmiş bir halde bu tezgâhtan ne talep edebilirdim ki? Ne yerine koyabileceğim bir şey vardı elimde, ne beni çağıran bir ses olmuştu. Ne ruhumu çıkarıp verebilirdim bu adama, ne de o adımı silebilirdi çağrılmışların içinden. Ama ben, buraya gelmişsem bunun bir anlamı olmalıydı. Bir anlamı olmalıydı bunca yıkımın, yitirişin. Tek suçum yitirmek mi? Her şeyi yitirmekle onu da mı yitirmiştim? Her şeyi yitirmekle onu da mı yitirmiştim? Tanrım, onu da mı yitirmiştim her şeyi yitirmekle? Oysa ben, terk edildikçe sana kalmıştım. İnsanlar görülmez oldukça etrafımda, nasıl da seviniyordum: Ben onunum, o benim. Senin için terk etmiştim her şeyi. Her şeyi senin için terk ederken, senden de mi terk etmişim kendimi? Yalnız senin için soyunmuştum durmadan. Ne soğuk ne sıcak ne gece ne gün ne aç kurtlar ne kapalı kapılar ne his ne kurgu ne insan ne tarih ne düş ne hakîkat ne karar ne yanılgı ne gam ne mut ne dünya ne âlem ne ben ne onlar ne ten ne tin ne can ne cem ne var ne yok ne ah ne dua ne zaman ne uzam ne sonsuz ne sınır ne sonsuzluk ne hiçlik ne ölüm ne dirim ne isim ne unutuluş ne is ne sis ne su ne us hem soğuk hem sıcak hem gece hem gün hem aç kurtlar hem kapalı kapılar hem his hem kurgu hem insan hem tarih hem düş hem hakîkat hem karar hem yanılgı hem gam hem mut hem dünya hem âlem hem ben hem onlar hem ten hem tin hem can hem cem hem var hem yok hem ah hem dua hem zaman hem uzam hem sonsuz hem sınır hem sonsuzluk hem hiçlik hem ölüm hem dirim hem isim hem unutuluş hem is hem sis hem su hem us: Ne hem, hem ne. Her şeyin kendisi ve ötesi değil miydin sen? İşte ben, kuru bir yaprağın ve rüzgârın ayrımında bıraktım kendimi sana. Dilim bir jiletti, suyun tenini yüzdüm yüzünden. Sesim

üstelik sesim de yoktu burada. Buradaki hiçbir ses de oturmayacaktı dilime üstelik. Hangi sesi koyarsam koyayım o oyuğa, bir yumru gibi duracaktı etimde. Öyleyse, beni buraya sürükleyen neydi? Nereye atacaktım kendimi, kendimi kime nereye satacaktım, nerede duracaktı dalgalarla dövüşen bu sandal, nerede durulacaktı bu azgın dalgalar, bu sorular ne zaman bitecekti? Rüzgârımı hangi atın boynuna, hangi intiharın terkine bağlayacaktım? Koşarak uzaklaştım oradan, -koşmak uzaklaşmak değilmiş meğer- içimde büyüyen bir şey hissediyordum. Bir kara yumurta varmış da kırılmış gibi, durdum, içimde doğan bu şeye tanıklık ettim. Öyle bir büyümeydi ki bu çoktan aşmıştı bedenimi. Karanlık bir çığlık gelip dadandı sınırlarına dudaklarımın. Öylesine sessiz, öylesine karanlık bir çığlık atıyordum ki şimdi; her şey sarmal bir şekilde büzüşe büzüşe bir eğrimle yıkılıp giriyordu ağzımın içine. Âlemden içime bir girdap başlamıştı şimdi, her şey içime giriyor ve yitiyordu orada. En son, etim ve kemiğim de döne döne girdi ağzımdaki kapana. Ben de yitmiştim her şeyle birlikte kendi içimde

yitmek

de

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.