ABDULHELÂK 8: IRMAKLARIN DİLİ

wild-river-frank-lee-hawkins-eastern-sierra-gallery (1)

 

Sen bir şey kaybetmedin, arama…

ne söylersen, bil ki o değildir; bir şey söyleme.

Mantık Al-Tayr, B. 101

 

Yitik, kayıp; âlemde ne kadar Abdulhelâk varsa bir araya toplandı.

Hepsi bir araya gelince ara kayboldu, gayb harab oldu, sınır yıkıldı.

 

“Hiçbir nehir, doğduğu bir ağızdan mahrum değil kardeşlerim

Nasıl olur da biz, zifirî bir hiçlikten doğmuş, sicim sicim

 

Akıp yitiyoruz toprağın teninden, mesafenin hiçliğine

Sessiz, karanlık dehlizlerden, göğün çelik gürültülerine?

 

Uç uca eklenelim de, birbiri ardına gelen yoktalar gibi ardı boş

Konalım cılız dallarına yürüyüşümüzün, her adımımız bir taş

 

Gibi dursun ardımızda yolunu gayb edip yolunu arayanlara

Sargısı yarasından derin kanayıp, sargıyı yarayla saranlara.

 

Her adımımız bir ekmek kırıntısı gibi biriksin heybemizde

Kardeşlerim, onun için yürümek ve yitmek, tokluk değil de ne?

 

Uç uca eklenelim de uzanalım bizi doğuran o tel’in ağza

Yara kan, insan gam, kelâm ses, hiçlik ki nasıl bensiz olmazsa!

 

Uzanalım yoklukla vücut bulmuş, bir şey arayan kollar gibi.

Neyse o aransın gayrı: Ağacın, suyun, kuyunun, sesin, taşın dibi.”

 

Ruhu durmaksızın kanayan Helâk, bir Çün Irmağı’na bürünerek

Ne akıyordu, duruyordu ne de, suyun teninde öyle sürünerek:

 

“Ey hiçliğin ortasından, yokluğun avurdundan koparak

Gelen siz, ey kardeşlerim benim, ey siz, sudan yaprak

 

Misali esir ağaçlardan, kökten ve gökten arınıp gelen

Siz: Akacağız ve bulacağız bizi doğuran hiçliği, görmeden

 

Onu ve görünmeden ona, öğrenmeden ve bilemeden onu.

Dinleyin, çün ki ilk’i de gördüm ben, hiç gelmeyen sonu

 

Da. Bilinmez’i akıttım tinimin ışıksız ve soluksuz inine,

Pencerelerimizden akan pençeleriyle çaresiz, Bilineni de

 

Bildim. Taş bende erir, son bende biter, yol bende yürür

Dil bende birikir, su bende kesilir, hiçlik bende ürür.

 

Alır beslerim kan akıtan göğsümden sayısız çocuğumu

Alır beslerim: Başımdan dinmeyecek o uğursuz yağmuru.

 

Göğsümün biri bir kartal gibi döne döne iner kanına avının,

Diğeri, avıyla birlikte kartalı da yutan soğuk ağzı yılanın.

 

Rüzgâr ve kar ile eşlik ederim adımlarına yolculuğumun

Ayak izlerim, yüzünün hıçkırması gibi belirir karda yokluğun.

 

Hadi, arık parmaklarınızla tutun birbirinizin eteklerini

Ona akıp kaybolalım, onda yitirelim yitirmek ve yitirilmeyi.

 

Orada bir Mahv Dağı, o dağın da ardında bir kuyu var

O kuyuda bizi doğuran ağız, İvan, karanlık bir uyku var.

 

Ne dağ bilir onu, ne kuyu bilir, ne İvan, ne de uyku

Ne ben bilirim; ne bir başkası, ne bilmek, ne de unutku!

 

Bilmek bile unutmuştur onu, unutmak bile silememiştir

Her şeyi yanıp kül olan bir evin ardında yalnızca, sınır

 

Denen, içrelemeyen ve dışralamayan külden bir sedirin

Üzerinde: Kuşların battığı, atların saplandığı düş desenlerinin

 

Adı, adının fısıldandığını duyan kulak, adını fısıldayan ağız:

Biz, ya ona doğru akmakta ya da ona doğru yok olmaktayız.”

 

Böylece yola koyuldu hepsi, uç uca eklenerek Abdulhelâk

Kendinden sonsuz bir uzanış ve dokunuş elde etti; ancak

 

Yol uzundu, varış yoktu, yok varıştı, var yokuştu, yokuş!

Yokuş yukarı akamazdı sular, su için kendini unuttu yokuş.

 

Yokuş Pokus: Konuştu bütün çocuklar, kekeledi mekân

Geçildi sınır, düşüldü uçurum, dolandı yılan, karardı kan

 

İnsan, insan, insan, insan, insan, insan, insan

Sen hâlâ yok’un ve vâr’ın sınırı sende, sınır sensin san!

 

Sürçtü lisan, eyledi viran, oldu viran, buldu viran, yıktı viran,

Hepsi, bir katre-i yoklukta boğulacak gibi akıyordu her an.

 

Durdular, yormuştu onları mekânın ve zamanın bu sanrılı dili

Havaya kaldırıp dizlerine vurarak kırdı yol akıllarının belini,

 

Sıcak bir somun ekmek gibi, -sıcak bir yokluk ekmek gibi

Ekiyorlardı kendilerini yolun vücuduna; sır tene değdiydi.

 

“Bu yol adımlarımı geçer benim, gittiğim her şehir

Her deniz, kalmak’tan bir çöle dönmüştür.” dedi biri.

 

“Şimdi kalkıp, adımlarımdaki bu yetersizliği bilerek

O ulu yola koyulmak, soyunmak yolun ağzına sürtünerek

 

Kalmaktan kıvılcımlar oluşturarak ayaklarım ve topraktan

Dinle, ayaklarımdır gidememek’in koynunda ağlayan.

 

Ben bu yola çıkamam, çün ki görülmemiştir henüz

Bittiği herhangi bir yolun. Sonla gülümseyen bir yüz.”

 

“İnancın yitmişse eğer senin, dön. O eski döngüleri anımsa

Odaları, akşamları, rüyaları, düşleri, düşüşleri, kapılarıyla

 

Eşiğinde yok uluduğun o kar fırtınalarının kalbini; dön.”

dedi Çün Irmağı, “Bu dönüşsüz yolu benim üzerime örtün.”

 

“Ya eğer, vardığımızda o ulu ağzına karanlıkların

Her şey, kaskatı bir hiçliğe bürünürse, ya o zaman

 

Adımlarımız ve yolculuğumuz da yiterse, bir daha

Çıkamayacak olursak biz herhangi bir yolculuğa

 

Ya eğer kalmayacak olursa herhangi bir yolculuk

Ya bir anı, ya bir bahçe, ya bir düş, yahut çocukluk

 

‘Artık biz, hiçliğin umudunu da unuttuk’ derse bir ağız?”

Dedi bir başkası, “O zaman, bunu duymaktan da uzağız

 

Uzak olacağız herhangi bir şeyi söylemekten ya da

Duymaktan, bürünmekten bir sese, ulaşmaktan bir kulağa

 

Uzaklık bile olmayacağız. Bizi düşleyecek uzaklık bile

Biz ki: Hiçliğin dolandığı ve çözüldüğü karanlık çile:

 

Tamamen açıldığında, çekirdeğindeki boşluğa

Katışıp unutulmayı göze alamayan son versin yolculuğa.”

 

dedi Çün Irmağı, “Suyu bilmeyen sen, neden

büründün bir akıntıya, kopup geldin bir nehirden?”

 

Lethe’nin, Dicle’nin, Akheron’un, Cocyte’nin

Uzun, karanlık gölgesi gibi uzanan o ses, dilin

 

Hepsi itirazlarını geri çekip, Çün Irmağı’nın ardından

Yola koyuldular tekrar, kopup kaygının tutsaklığından.

 

Hepsi Çün Irmağı’nın eteğine, o hiçliğe tutundu

Bir koyakta, içiçe geçip koca bir damla olundu

 

Öyle bir koyaktı ki burada sadece yokluk vardı

Âlem, gölgenin yol göstereceği bir karanlığa vardı

 

Döküldü kimi azgın ağzına toprağın

Kimi buhur olup süzüldü kalbine ıssızlığın

 

Kimi kendini karıştıkları koca damladan ayıramadı

Gücüne güvenen nice ırmak, mekânın kemiğine saplandı.

 

Bütün makamlar geçildi kalanlarla ve yitenlerle bir

Anladı: Çün Irmağı ve ardına katıp getirdiği onca nehir

 

Hiçbir şey kaybetmemiştir, geçilmemiştir hiçbir makam

Kendini yitirip bir büyük kendiliğe karışacakken tam

 

Gördü: Önüne sürülen bir parça abadi kâğıtta

Adı yoktu, evrende yükselen o sonsuz ve bir, ağıtta.

 

Çağrılmamıştı Abdulhelâk, bağrılmamıştı onun adı, bak

Tellâl anmamıştı onu, Pazar yerlerinde bağırarak

 

Duyurduğu cümbüşten, yoktu çün ki o parşömende

Bir şey kaybetmemişti o, arayarak kaybı yitirmişse de.

 

Kalktı, kendine baktı, bir su birikintisiydi sadece

Ne nehir vardı, ne âlem dolusu Helâk, yolculuk ne de

 

Ya güneşte azalıyordu, ya içiyordu onu arık bir saka

Ya da yutmuştu kendini, kendi hiçliğine baka baka.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.