ABDULHELÂK 9: SIĞINAK YIKIL (SON)

kollage-haus-und-schmuckKimden kaçıyordum? Kime varacaktım? Kime varıyordum? Aktığım bir nehir var idiyse döküleceğim bir ağzı da olmalıydı toprağın, konacağım bir teni, suyun, olmalıydı! Kimden kopuyordum? Kimdim? Kimdim? Kilimcinin kör oğlu mu idim ben? Kilimler mi ördüm karanlığa karanlık iplerden? Söktüm de kendimi o kilime mi kattım? –Körmek, bunca gör arasında!- Hiçliğin palamarını çözmüş, yokluğun dilini çözmüş, annemin kara kötücül saç örgülerini çözmüş, içiçe akan nehirleri yazgılarından çözmüş de bunlarla mı örmüştüm kilimimi? Hangi kapıların, eşiklerin, koridor ve geçişlerin, ışıksız ve susuz fiyortların, umutsuz kıyıların, yoğun batışların -insanın içine değin dokunan uzanışların- önüne sermiştim onu? Elbet, yitirecekti insan kendini. Gelip dayanacaktı sınırına vâroluşunun. İnfilâk edecek ve toplanacaktı âlem onda. O her zaman her şeyde yitecek ama bilemeyecekti. Göremeyecekti kendini ve kendinde yitireni. İşte bu Kün Kuşlarıyla mı dokumuştum kilimimi, Çün Susuşlarıyla mı dokumuştum? Peki ya şimdi, kim çözecekti beni? Kimdim ben? Hangi kapının ardında seslenmiştim kendime :“Kim o”? Hangi kapının önünden cevap vermiştim: Benim. Karanlığın çekirdeği, hiçliğin toprağına ekilen. Benim, duymuyor musun? Aç kapıyı -bir kapı varsa eğer-, beni içerine al -kaldıysan-, yutkun ve yitir beni, bir aynanın karnından görüntüsüz bir deliğin diplerine. Dipten de aşağı: Dip tenden de aşağı! Oraya dek yitir beni. Benim, duymuyor musun kendini? Ruhumu nereye koysam yalnız. Ruhumun yurdu yok, bedenim ona bir sürgün yalnız. Ruhum, yağmur: Ten defterinin solgun yaprakları arasında unutulmuş hiçliğin. Ruhum, eski silik bir evin sarı karyolasına fırlatılmış yağmurlu bir deri ceket: Karanlık bulutlar geziniyor içinde, çocukların uykuları kaçıyor içine ve ardından çocuklar koşuyor uykularının. Kimdim? Kimin nesiydim ben? Bir kes’im olmuş muydu benim? Ben, gerçekten de, çamurunu yoğurduğu bir zamanlar, düşsel bir ele, denk düşmüş müydüm? Düş müş müydüm ben? Kendimi kurmuş, kendimi yıkmış, kendimin sesini içmiş miydim suyun güncesinden? Kimin nesiydim ben? Neyin kimi? İşte, buldum! Bu kısır toprakta izlerini görüyorum zavallı ayaklarımın. Demek bir yerlere gitmiş ayaklarım bir zamanlar. Ne mümkün! İzleri takip ettikçe epeyce uzun bir vadiye vardım. Gözlerimin gördükleri doğru olamazdı. Ama işte, önü ne kelime, gözlerimin içindeydiler neredeyse. Ayakları koparılmış binlerce atın gövdesi kan içinde, toprağın üzerinde duruyordu. Binlerce kan topağı gibi, ayaksız kara gövdeler. Koşar gibi hareket ettiriyorlardı vücutlarını, ama boşuna, ayakları koparılarak saplanmışlardı toprağa. Kendimi takip ederken geldiğim yer işte tam olarak burasıydı. Daha fazla dayanamayacağım artık, elimdeki asayı ve kandili fırlattım, üzerimde ne varsa soyundum. Sonra, ayakları koparılarak oldukları yere hapsedilmiş binlerce at gövdesinin ortasında dönmeye başladım. Bir müzik çalıyordu, duyuyordum. Aklını, çılgınlığın çölüne savurarak dönen bir semazendim şimdi ben. Giderek daha hızlı dönüyor ve aklımı yitiriyordum. Sonunda olmuştu olacak olan. Olacak olan hiç olmadığı için oluyordu şimdi olan. Döndüm döndüm döndüm döndüm döndüm döndüm döndüm.

Mekân ve zaman soyundu beni.

Mekân ve zamandan arındım.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.