ALPAY İLE YASEMİN

 

Facebook knows when you’re in Love2“Merhaba, Yasemin. Nasılsın? İşyerindeki bir genç, internetteki bir paylaşım sitesinden bulup gösterdi sen, yani fotoğraflarını bana. Hamileydin. Haliyle kilo almışsın biraz. Saçlarının rengini ve gözlerinin neşesini değiştirmişsin Yasemin. Soyadını nereye attın? Kocanın soyadını almışsın. Peki ya adın! Hâlâ, uzak sahillerin ışıltısı vuruyor mu taçyapraklarına? Oysa ben tanıştığım her insana, evime aldığım her çiçeğe, uçan kuşa, çürüyen taşa, aynamdaki yansımama bile adını verdim senin. Yasemin diye sesleniyorum artık yeni yaralarıma bile. Senin adın, açılan her yeni yara, sevdiğim her yeni kadın. Bardağımda bayatlayan su. Mermer tezgahımda buz kesen bardak. Soğuyan çayım. Senden sonra birçok kadın oldu hayatımda, ama hepsi senin hatırına sevilmişti sanki. Bir gülü, dalından tutup kalbime uzatmıştı bütün kadınlar, sen o güldün. Oysa şimdi başka bir adamın koynuna, yatağına, çocuğuna veriyorsun sıcaklığını. İşte bu çıldırtıyor beni. En çok bu. Ben mi? Evlenmedim.

Ortaokul yıllarımda, teyzemlere geliyorum bahanesiyle her hafta sonu Kumburgaz’a yüreğim ağzımda gelirdim; hatırlıyor musun? Adını her söylediğimde kalbimdi dudaklarımın arasından çıkan. Sonra sen birdenbire kayboldun. Yanmış bir kağıt parçası gibi rüzgâra kapılıp gitti aşkımız. O zamanlar senden bir haber almak için neler yapmadım ki! En yakın arkadaşlarına bile bir şey söylemeden gitmişsin. Benim için, neden bir haber bırakmadın? Oysa şimdi, isim ve soy isim yetiyor bir insana ulaşabilmek için. Erkek kardeşinin hesabından bulmuş seni Osman. Ah Osman, neyledi şimdi bana zamansız, hiç bilmez ki! İyi halt yemiş gibi, “Abi, gel, buldum.” derken bilgisayarın başında pis pis sırıtışı hâlâ gözümün önünde. Gerçi bir suçu yok, cüzdanımdan hiç ayırmadığım solmuş resmini, birbirimize yazdığımız notları gösterince mahzun oldu çocuk. “Böyle bir aşk neden bitti?” dedi. Sanki ben cevabını biliyormuşum gibi.

Senden sonra çok şey değişti hayatımda. Yalnız kaldım. Birçok kadınla yattım. Düzenli olarak gittiğim birkaç kadın da var. Bu bir intikam mı yoksa? Yok, Allah için, Angelika başkaydı. Bir gece, mahcubiyetime dayanamayıp ağzına doldurduğu şarabı dudaklarımdan içeriye bırakışını unutamıyorum. Ukrayna’dan her yaz Antalya’ya geliyor, ben de gidiyorum. Her yaz buluşuyoruz. Bir de kızı var Angelika’nın, görsen öyle tatlı ki. Boşanmış.

Bir ayakkabı fabrikasında lazer kesim makinesi operatörlüğü yapıyorum. Geceleri taksiye çıkıyorum. Bir de motor aldım. Yaşayıp gidiyorum. O şarkıdaki gibi, ‘helva, ekmek, çay’ benim yaşantım da.

Sen neler yapıyorsun Yasemin? Kaç yıl olmuş, adını sana hitaben söylemeyeli? Hep duvarlara, geceleri karanlığın kurtlu kulağına, aşkın görünmeyen ulağına bağırdım da adını, yalnızlıktan başka bir şey olmadı dönüp getirdiği. Ah, Yasemin! Belki o çocuk benim çocuğum olacaktı. Sen, neyse… Bunları söylediğim için bağışla beni. Şaşkınım. Belki biraz da öfkeli.”

Göndermeyeceğini bile bile yazdı bunları sosyal hesabının mesaj kutusuna. Uzun yıllar bir haber alamadığı kadın, şimdi bir tuş uzağındaydı. Ama yine aynı ulaşılmazlıkla, hatta eskisinden fazla bir uzaklıkla yanı başındaydı. Ne yapacağını bilmiyordu. Karmaşık duygular içindeydi Alpay. Cüzdanında taşıdığı fotoğraf, Yasemin’in internetteki fotoğraflarına yenik mi düşmüştü? Bunu düşünüyordu şimdi. Hangisi daha sahiciydi? İki farklı Yasemin vardı şimdi karşısında. Birinde umut, diğerinde hayal kırıklığı görüyordu. Biri, bir yaz akşamı bir duvarın üzerine oturmuş, denizden vuran sıcak esintiyle saçları dalgalanan, bu dünyadan değilmişçesine büyüyen bir güzellik; diğeri kafelerde, alışveriş merkezlerinde çekilmiş neredeyse birbirinin aynı onlarca soğuk resim. Birinde yaşam var, diğerinde ölüm. Birinde şımarık bir gülümseme, diğerinde bıkkınlık. Bunları hissetmek istiyordu belki de Alpay. Onsuz geçen zamana, Yasemin’in kendisini, hiçbir şey söylemeden attığı o derin kalyondaki yalnızlığa bir çıkar yol arıyordu belki de. Gerçek apaçık karşısındaydı şimdi. Düşlerinde Yasemin’e dair büyüttüğü olasılıklar yerini kof bir gerçekliğin avuçlarına bırakıp gitmişti.

Notlar geldi aklına sonra. Cüzdanından çıkarıp okudu, kim bilir kaçıncı kez? El yazsının her kıvrımını ezbere biliyordu. Yasemin’in bunları yazarken yüzünde beliren tebessümünü, dudaklarını yana doğru büküşünü düşlüyordu. “Dünya değişti Yasemin,” diye devam etti mesajına iç geçirerek, “dünya çok değişti, seni bulduğumda bu kadar mutsuz olacağım hiç aklıma gelmemişti. Dahası, seni böyle bulacağımı bile düşünmemiştim ki hiç! Bir sokakta ansızın karşılaşacaktık seninle. Seni kocanın koluna girmiş, koşturan çocuğunun peşinden seslenirken göreceğimi hayal etmiştim hep. Kendime yakıştıramadığım mutluluğun içinde gördüm seni yıllar boyu. Belki, bir pazar sabahı balkonda kocan ve çocuklarınla kahvaltı yaparken… Bir yerde birdenbire göz göze gelecek ve vücudumuzu saran büyük bir tedirginlikle yolumuza devam edecektik. Ellerimiz titreyecek, yürürken “Dönüp baksam mı?” diye çekişecektik kendimizle.

Kendimi yaşamak üzere alıştırdığım hayal kırıklığı bile hayal kırıklığına uğradı. Ben yalnızca hayalleri değil, hayal kırıklığı bile hayal kırıklığına uğramış bir adam oluyorum böylece Yasemin. Sanırım teknolojinin bizden söküp aldığı şey bu. Hayreti ve şaşkınlığımızı kendi sıradanlığına uyduruyor.”

Acı bir tebessüm yerleşmişti Alpay’ın yüzüne. Yazdığı mesajı sildi. Pişman olup, sildiği mesaja benzer şeyleri bir daha yazdı. Sonra bir daha… Bu böyle neredeyse iki saat sürmüştü. Bunun çok anlamsız bir şey olduğunu da düşünüyordu içten içe. Yasemin artık evliydi. Üstelik hamileydi. “Bunu yapmam doğru değil.” diyerek son kez sildi yazdıklarını. Bilgisayarı kapattı.

O gece hiç uyumadı. Sabah, neredeyse her sabah olduğu gibi işe geç gitti.

“Keskin bıçak, güya acımı hafifletecektin ama hiç iyi olmadı bu yaptığın.” dedi kesim yaptığı makinenin arka tarafında kestiği derileri nizami bir şekilde toplayan Osman’a.

“Neden abi?”

“Nedeni var mı oğlum, patatese bağladık senin yüzünden. Evlenmiş, barklanmış kadın. Ben ne umdum, sen ne buldun onu bana? Rölantide yaşayıp gidiyorduk ne güzel.”

“Ne bileyim abi, görmek istersin belki dedim son halini.”

“Demek ki bazı şeylerde ısrar etmemek gerekiyor oğlum, bırakıldığı gibi kalmalıymış bazı şeyler. Şimdi cüzdanımdaki resmine bile bakmak gelmiyor içimden.”

“Abi valla bilmeden üzdüysem seni kusura bakma.” dedi Osman mahcup bir sesle.

“Yok keskin bıçak, seninle bir ilgisi yok bunun. Hadi iki çay kap da içelim.”

Cumartesi öğleden sonra alacağı maaşını hesaplayarak gitti Osman çay almaya. Bir kısmını Muş’taki ailesine gönderecek, bir kısmını Marmara Üniversitesi’nde okuyan abisine verecek, bir kısmını da yanında kaldığı halası için harcayacaktı. Kendisine bir şey kalmamasına söylenerek çayları doldurup gitti Alpay’ın yanına.

“Buyur çiçek, afiyet olsun.”

“Eyvallah, keskin bıçak. Şu radyodan at yarışlarını aç da ekmeğimize bakalım.” dedi  Alpay. Yasemin’den beklediği şeyi artık, başka bir umuda yükleyerek.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.