çekirdek

çekirdek

bi çekirdek ne kadar iğrenç olabilir?

yaşımı, senesini hatırlamıyorum. amma ayağımdaki biraz bolca kara lastiği zorla sürüdüğümü, altında kocaman yazıyla “ERMENEK” yazısını okuyamayıp süs sandığımı, yola çakılı, ama kafalarını dışarı uzatmış taşların üstünden zar zor adım attığımı hatırlıyorum. bacaklarımın cansızlığından değil yürümek, ayakda durmak bile çok zor geliyordu. canımın son derece sıkkınlığının can sıkkınlığı olduğunu bilmeyecek kadar da küçük olmalıyım ki, patlıyorum ama nedir nedendir bilmiyorum. birden, adı “hala” olan birisi, yüzümün dibine kadar sunarak bana bi “şey” uzattı.

“al, gülüm al üzüm ye, me!” dedi.

üzüm. ilk orada duydum, böyle (henüz bilmediğim) erik gibi, mor, kocaman taneleri olan bir şey. salkımın üstünde ufacık bir sapı var üzüm!ün. yolda bulsam oynamak için sanacağım, o derecede yabancı geliyor bana. ki yabancı ne demek onu da bildiğim şüpheli. kelime dağarcığımdan bi kelime olacaksa “bişey” denebilir belki. neyse, üzüm’ü aldım, ama tutamıyorum bile. elimi yanımda çanta taşır gibi tutmayı bilmediğimden başım hizasına kaldırıyorum salkımı, kolum kopacak sanki. nasıl da ağır! üstelik sapı da ufacık, benim parmaklarım bile kavrayamıyor. hala’nın çakır gözlerle baktığını, anlamadığım bir sürü şeyin arasından

“… sana getirmiş al ye” dediğini hatırlıyorum.

ilk taneyi koparıyorum. soğuk, sert. ilk ısırık. hala,

“ne kemirin şöngünü sıçan gibii? aluf! yudu yuduverseneee!” diye kızıyor.

sıçan. kemir… başka “bişey”ler, ne olduklarını bilmiyorum. yanlış yaptığım kesin. taneyi ağzıma koyup ısırıyorum. bi anda her şey, her yer bembeyaz oluyor. daha doğrusu her şey yok oluyor, ben sadece beyazı görüyorum. başımın içinde şimşekler çakıyor çünkü birdenbire. gözlerimi yumdum, tekrar ısırmaya ne cesaretim var ne mecalim. gözlerim açılıyor, gündüz gözüyle önümde uçuşan ateş böceklerini hala dün gibi hatırlıyorum. tane ağızdan çıkıyor. alt üst dişlerimin arasında patlayan o “şey”e bakıyorum. yeşil, iki tak olmuş, dışı üzümün cıvık içiyle kaplı, çirkin mi çirkin, biçimsiz mi biçimsiz, sinsi, rahatsız edici bi şey. adının çekirdek olduğunu biliyorum, ama o zamandan mı, sonradan mı bilemiyorum. “hala” kızıyor, “çıkarmasana ülen şengini ağzından!” geri yutuyorum, ama nasıl… başım çatlayacak gibi, karnımda fırtınalar kopuyor. muhtemelen karnımın varlığını ilk fark edişim. ölümle yaşam arası bir çabayla ilk taneyi yutuyorum. sonrası muamma. ancak koca koca tanelerin kabuklarını soyuşumu, taneleri taklayıp çekirdeği çıkarmaya çalıştığımı hatırlıyorum. çıkarabildiklerimi de yediğimi. amma ne yemek… bin bir güçlükle, bütün vücudum titreyerek.

en son hatırladığımsa yeşilli morlu “hırsızsavan üzümü”nü oturduğum kayanın üzerinde güneşe bıraktığım. Sonrası bulanık, hatta yok.

o zamandan beridir çekirdeğin her türlüsünden ürperme derecesinde nefret ederim. zeytin, kiraz, elma, üzüm, nar; sebze meyve… büyük, küçük… hiç farketmez. ıslak, biçimsiz, hâla sinsi, hâla iğrenç, yapış yapış, ağız içinde mide bulantılarının en iğrencini uyandıran… ilk çekirdeği ısırdığımda ağzıma doğru gelen ekşi tadı hatırlıyorum, çok çok sonra ortaokul açık öğretim biyoloji kitabımdan öğreniyorum: mide özsuyu. çekirdekle gelen ürpermenin berbat ekşiliği. zeytinin, kirazın çekirdeğini yudanlar, faydalarını saymakla bitiremeyenler, olur olmaz yerde mısırı çekirdek gibi görünecek şekilde salataya koyanlar… irmik helvasında fıstık, dondurmada fıstık, çikolatada fındık, pastada ufak çikolata parçaları… hepisi aynı, hepisi çekirdek. bırakın ağzımda hissetmeyi, elime almak, tabakda veya masada görmek bile iğrendirici bi his. karpuzun çekirdeğini suyuyla birlikte nasıl da iştahla yutan, ardından da “kurutunca ne de yemesi olur bunun” diyen birinden kaçar adım uzaklaşdığımı hatırlarım.

turşuda, çorbada, yemekte… her şeyde çekirdek var. maddenin yapıtaşı atomda bile çekirdek varmış, hiç heyecanlanmadım ilk öğrendiğimde. hele hücrelerimde olduğunu duyduğumda aynı ekşi tat, aynı tiksinme. dünyada bu denli bol bulunan bir şeyin hayatınızı katlanılmaz hale getirmesi için bir üzüm tanesini ısırmak yetebiliyor bazen.

çekirdekden huylanmayan, zeytinin çekirdeğini tabağın kenarına, peçete/kağıt rulosuna saklamadan öylecene salıveren, karpuzun çekirdeklerini tek tek ayıklamak şöyle dursun çekirdek yokmuş gibi höpür höpür afiyetle yiyen insanlara filan zerre imrenmiyorum. çünkü iğrentim o derece keskin ki çekirdekle ilgili her şey fena halde ekşi, yapışkan, sinsi ve huzursuz edici. hele zeytin yerken elini huni yapıp çekirdeği içine tpüf!” diye bi tükürme hareketi var ki, insanı insandan, diriyi hayattan soğutur. bu soğuma kişinin zeytin çekirdeğini elinden çıkarma tarzı artırabilir. en kibarı, en temizi görünmeyecek şekilde bırakmak, sevilmese bile sempati uyandırıyor. çünkü zeytin yiyen insan sevilmez. belki yedikden sonra… bi de doğrudan zeytin tabağının içine bırakanlar, ya da sofradan kalkmış birinin cam bardağını çekirdeklik olarak kullananlar var ki sormayın. düşünmesi bile ürperti veriyor insana. damakda ezilip içi hiç hissedilmeden yutuluveren ince kabuklu “isbuturan” üzümünü çok severim. tatminsiz, noksan bir lezzeti olan çekirdeksiz üzüm ise dünyanın birinci harikasıdır benim için. gerçi sonradan çekirdeksiz olmadığını, sadece katılaşmayan türden çekirdeği olduğunu öğrendim ama dert değil. öyle çekirdeğe can kurban. ekşi narı çok sevip, çekirdeği yüzünden yememek çok kötü mesela. tanelerin dışındaki kırmızı kısmı dakamla ezip yudarım yediğim zaman.

çekirdek, hayatda sevilmeyecek hemen her şeyin özeti. bilgisayarda çekirdek, ailede çekirdek, çocukta çekirdek… bilmem kaç çekirdekli, çekirdek aile, çekirdekden yetişmek… hayatımda başka hiç bir şeyden bu kadar nefret ettiğimi, iğrendiğimi hatırlamıyorum. insanın hayatının birçok anının bu derece zehir olabilmesi için tek bir üzüm tanesinin yetiyor olması kadar insanların bu konudaki yabancılığı da aynı derecede huzursuz edici benim için. aslında her şeyi üzüme dayandırmak yanlış, çünkü hemen her meyve ve sebze çekirdeğinde ayını iğrenti verici özellikler var. belki başlangıcı üzümle oldu, o kadar. yokarda resmini gördüğünüz şefdali çekirdeği de bi iğrençlik hissi vermiyor mesela, kuru, temiz. olgun ama yapış yapış olmayan şefdalilere ve kayısı gibi meyvelere özgü bu tarafsızlığı seviyorum. yahut henüz çekirdeği taşlaşmamış, kabuklu ve yumuşak olan çağalalarda da rahatsızlık hissi olmaz. gövdeye yapışmışlık ve ıslaklık etkili sanırım, amma zeytin çekirdeği her türlü iğrendirir yine de. meyvelere nazaran sebzelerin çekirdekleri daha uysal gelir ayrıca. biraz da “tohum” olarak algılanma haklarına borçlular bunu, amma asıl sebebi sebzeleri kartlaşmadan yeyişimiz. çekirdekleri gövdenin sertliğinden ayırdetmeden çiğneyebilmekden sanırım bu da.

çekirdek iğrenç bi şeydir. onu yemeyin; yemeğe, tabloya, tişörte, olur olmadık yere koymayın, hatta hiç bir yere koymayın. insanın aksine, her iğrençliği kaldıran, dervişlerin şahı kara toprağa bırakın. o, çekirdeği yutup yok edip yerine harikalar çıkaracak kadar alicenap, dünyanın merkezinde de bir çekirdeğin bulunduğu fikrini umursamadan üzerinde yaşamayı güzel kılacak kadar sevilesi. tüm çekirdekler çekirdeksiz üzümünki gibi olsa dünya çok daha yaşanası bir yer olurdu sonuçda. çekirdeksiz kalın e mi.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.