İskele Solda, Sancak Sağda

Fıkrayı bilirsinizdir. Çok usta bir kaptan. Fırtına, savaş, girdap, okyanus ona sökmez, her tehlikede gemiyi ustalıkla yönetip başarıyla çıkar. Denizin oğlu, rüzgarın karındaşı.

Kaptanın sırrı tılsımlı bir kutu. Bir vukuat çıkınca hiç şaşmaz: İlk iş pürtelaş koşup kutuya bakar. Sonra o kendinden son derece emin tavrıyla gelerek her yana emirler yağdırmaya başlar, aynı anda on işi aklında tasarlar, kurguya döker, doğru emri doğru tayfaya verir. İşin sonunda gemiyi ve mürettebatı selamete vardırır.

Kimse kutuya bakamaz. Kaptan da kimsenin dokunmasına izin vermez. Zaten cesaret eden çıkmaz. Ya tılsım bozulursa!

Ölümlü dünya, gün gelir Kaptan öte dünyaya göçer. Defin işleriyle taziye merasimleri bitince mürettebat toplanıp kutuyu açma kararı alır.

Nefesler tutulmuş, herkes heyecanını zaptetmek için birbirine bakıyor, sokuluşup kol kola giriyorlar. Kutunun içinden çıkacak mucizenin, büyülü nesnenin ne olduğunu, bir dudağı yerde bir dudağı gökte deniz ifriti çıkıp çıkmayacağını öğrenmek için sabırsızlanıyorlar. Korku da var.

Tevekkeli değil, Koca Kaptanın zafer tılsımı!

Kutuyu gusül apdesli biri eüzü besmeleyle açar. Kutu Boş. Dibinde dirhemcek bir kağıt. Kağıtta dört kelime:

“İskele solda, sancak sağda.”

Tüm tecrübesine, onca maharetine rağmen ömrü denizlerde geçmiş gedikli Kaptanın ihtiyaç duyduğu, geminin sağını solunu karıştırmamak!

İki insan karşılaşınca yönlerine göre sol sağ değişir amma iskele belli sancak belli. Sokrates bir keresinde “Müzikte iki ses vardır: bas, tiz. Bunları bilen müzikte çok şey bilir sayılmaz. Amma bunları bilmeyen müzikte hiçbir şey bilemez.” der. Ardından “Çoğu öğrenmek için biri ikiyi üçü öğrenmek şart.” der. İskelesiz sancaksız olmaz. Mağribin Türk korsanları iki yıpranmış alçak kırlangıçla apartman boyundaki dev Avrupa gemilerini iskeleden sancakdan basarak zapt ederdi, Pirevezeler, liman baskınları hep iskele sancağı bilenlerle yapıldı. Biri bilmeye görsün, gideceği yeri bilmediğinden düşmana değil kendi gemisine borda edebilir. İnebahtı komutanı karacıydı. Karada iskele sancak yok…

İdarenin, iş tutmanın, büyük şeylerle uğraşmanın yordamı da budur. Tecrübeniz olabilir, sahanızda akranlarınıza nal toplatabilir, hatta devrinize çağ atlatabilirsiniz.

Amma işin demirbaşlarını yok sayamazsınız. Bunlar da öyle karmaşık, havalı, acayip işler olmaz. İnsanlığın taş taş üstüne koya koya biriktirdiklerinin mahsulü, bildik nesneler, tanıdık bilgilerdir.

Almanyayı birkaç senede önünde durulamaz dev bir makineye döndüren Naziler savaşı nasıl kaybetti mesela? “Silah taşımak için doğan” savaş üstadı Yıldırım, kendinin de bildiği hilelere nasıl aldandı Timur’a karşı? Hannibal Scipio’ya nasıl yenildi?

Olumlu misallere bakalım: Karısı bile kaçırılacak kadar çaresiz Cengiz nasıl “keçe evlerde yaşayan bütün ulusları” hükmüne topladı? Kuşatma silahları olmadan Çin Seddi’ni nasıl aştı? (Hiçbir taarruzla aşamayacağı surları tutan Çin ordusunu duvardan inip düzde savaşmaya “ikna” ederek!)

Sözün tamamı ahmağa söylenir, zekanıza yeterince hakaret ettim. Maksada gelelim. Türkiyenin idaresinde daha düne kadar “harikalar yaratan” iktidar bugün neden acınası halde? Oturup tek tek saysak üç Pardayan kadar cilt olur. (Bir Pardayan: Zeyliyle beraber 11 kitap.)

Tabi gerek yok. Bütün başarılarına, maharetlerine, toplumu ve siyaseti anlamadaki tecrübelerine rağmen kendilerine Koca Kaptanın hatırlatma kutusunu hazırlamadılar. Her badirede, her yeni meydan okumada -ne olur ne olmaz- iskelenin sancağın ne yan olduğunu yoklamadılar.

İskele Sancak ne? Her gün artık bıkkınlık veresiye kulağımıza söylenen, kör gözüne küt barmağım diye diye gelen şeyler. Yargı bağımsızlığı, şeffaflık, liyakat, devlet aklı, öz denetim mekanizmaları… Artık uydura uydura dilediğiniz kadar sayabilirsiniz.

Amma gerek yok.

Şu yeter:

İskele solda, sancak sağdadır.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın