ketcap mayonez

ketcabılana myonez

urfa. ağustos ayı. ısıcak. öyle ki, güneş sanki ışık yollamıyor da alevden sapsarı okları yağdırıyor, oklar başınızdan girip beyninize, omzunuzdan bedeninize süzülerek yakıyor adeta. “iliğine kadar üşümek” deyiminin zıt kutubu burda iliğine kadar hissediliyor. ateş gibi ısıcak arnavut kaldırımı, altınızda fırın varımıcasına yakıyor ayaklarınızı, caddeyi. ancak hava tertemiz, rutubet hissi yok. aralıklarla esen çöl rüzgarının olmadığı bir gün. getirdiği kum taneciklerinin boğazını kurutduğu, teninize yapışıp sıcağı teninizden bi parçaya çevirdiği zamanlar değil.

urfada ilk yıllarım. döneri çok sevdiğimi bilen bi arkadaşımla urfalılarca çok sevilen bi dönerciye gidiyoruz. benim ilk gidişim olacak. dönerciye geliyoruz. daracık, uzunca bi koridordan giriliyor. adet olduğu üzere döner sağda. ilk girişde hissedilen tek şey, cehennem kapısından girmiş olduğunuz. yanan ateşin alevi içeriyi dışarıdan beter ısıtmış. çıkıyoruz. uzun boyu nedeniyle arkadaşım eğilmek zorunda kalıyor. benim başımsa tavana değer gibi sadece. şapkalarımızı çıkarıp oturunca kılimanın yalancı serinliği sarıyor hemen. ufak bi ürperti. terin soğuması saniyeler alıyor, vücudumdan sızan suyun beni dondurduğunu hissediyorum.

girişde siparişleri verdik. sıcak havada sıcak döner yiyeceğiz, ama urfanın iyi dönercilerini bilenler buna değdiğini bilir. etin bişirilmesi kadar, biberi sebzesi de güzeldir urfa lokantalarının, istanbul restoranlarının en lüksünde bile bulunan plastik domatesleri, sünger salatalıkları, uyuz maydanozları bulamazsınız. zaten kötü sebze-yeşillik veren bi lokantacı dakkasında azarı yer, şehir halkı tefliksizliği ve böyle bir patavatsızlığı erdem sayar. saloncuğun dış cephesini boydan boya kaplayan camdan sokağı seyrediyoruz. serinliğe alışıp üşümemizin geçmesini beklerken hem sokağı seyrediyoz, hem de konuşuyoz. geçmiş gün, ne kadar geçdi hatırlamıyom, dönerler geldi. “dırnahlı” pideye sarılı geliyor iki döner. incecik, yumuşacık ve pek güzel bi pidedir bu dırnahlı (tırnaklı). beyaz kısakollu giyinmiş, bıyıkları yeni terlemiş, yüzü başı undan ağarmış gençlerin, bazen de yıllanmış ustaların yaptığı pide. tık tık tık… eller yanyana gelir, barmak uçları aşağı. ama öncesinde ince, yuvarlak ekmek bi güzel sündürülür, kayık tabak şekline gelir. ardından barmaklar bi makine ritmiyle ekmeği çizmeye başlar. ufak, kibar baklava desenleri. fırının alevleri her zaman ılgınca rakseder. ancak geçen kısa sürede ekmeği ateşin alevinin mi, fırının dayanılmaz sıcağının mı yoksa dışarıyı kasığ kavuran güneşin mi bişirdiği bilinmez. çok güzel bi pide de olsa, urfalıların ekmeğin altını üstünü bohçayla kapama alışkanlığı olmadığından incecik ekmek dakikalar geçmeden kurur, ilerleyen saatlerde de kazık gibi olur kalır. o yüzden bu güzellik tam zamanında yenmelidir, uyuşuk sıcak iklim insanlarının nadir, amma inanılmaz süratlerinden birini bu ekmekden anlarsınız.

arkadaşım dönere aç bi kurt gibi saldırdı, urfada sık şahit olduğum bi şekilde ekmeği ağzından çekmeden altı yedi kere ısırdıkdan sonra da bakır tasdaki ayranı kaldırıp başına dikdi. ben de keşfetmenin keyfiyle alıp dönerden ısırdım. muhteşem…

bu muhteşemlik kelimenin sonundaki üç nokda kadar kısa sürdü. ağzımın içine yayılan, sıcak, iğrenç bi his. anlayamıyorum. dönerin lezzetini almak için çiğnerken bu tadın ne olduğunu öğrenmeye çalışıyorum. sonrası daha beter. boğazımdan aşağı akan, pis, leş gibi kokan bir madde. gözlerim sıkıca kapanıyor, ama karanlık yok. şimşekler çakıyor her yanda. ömrümde ağzımda duyduğum en lezzetsiz şey bu. ve taze bi yiyecekden aldığım, alabileceğim en tiksinç koku. musluğa uçarak nasıl koştuğumu, bir kişinin bile yan dönmeden inemeyeceği dik, tahta merdivenleri beşer altışar aştığımı hayal meyal hatırlıyorum. lokmayı attıkdan sonra yaklaşık beş dakika boyunca ağzımı ve boğazımı temizlemekle uğraştım. çok yemek seçen biri olarak bile bu tür bi mide bulantısını yaşadığımı sanmıyorum. çok aç olmama rağmen takib eden sekiz saat boyunca hiçbişey yemedim, doğrusu yiyemedim.

iki kelime… bütün bu veziyetin ve iğrentinin sebebi sadece iki kelimeymiş. ketcap, mayonez. ketcabı biliyorum, hafifden itici kokusunu bilirim. pilasdik şişelerinin de urfa lokantalarında azar azar çoğalmaya başladığını gözlemlemişdim. mayonezi ise ilk kez duydum. duymaz olaydım. hayatımda değil yemek, bütün konularda bu kadar iğrendiğim iki, yahut üç keredir. kötü olan bi yemeğin tadını sosla, baharatla saklayabilir insan. ortalama bir yemeğin lezzetini artırmayı da anlarım. ancak böylesine güzel yapılan bir yiyeceğin bu pis, fabrikasyon naletleriyle zehirlenmesini anlayamadım. sonra sonra iğrentim geçse de, anlamayı istemedim.

sonradan lisede, ardından üniversitede ketcap ve mayonez istilasına sıkıntıyla şahit oldum. ufak tefek sipariş kazaları dışında da alsa önüme gelmesine müsade etmedim. öyle ki yalnız yediğimde (ki köyde değilsem, zevkime göre yiyebilmek için genelde yalnız yerim) masadaki ketcap mayonezleri alıp doğruca garson tezgahına fırlatırcasına götürdüm. bu tür bi nefretin normalde insanın hayatını zehir etmesi beklenir, ancak ben bu sağlıksız, ne olduğu belirsiz cıvık sıvıların midemden uzak durmasından çok memnunum, halen de hiç kullanmıyorum. hatta bazen iştahla, keyifle mayonezi ketcabı tabağına vışşık vışşık sesiyle sıkan birini gördüğümde aklımdan ilk geçen tabağı alıp beynine geçirmek, tabağı yüzüne sürte sürte öcümü almak arzusu oluyor.

ketcap ve mayonez, lezzet hayatımda ufacık, pis bi parantez olarak kaldı, ve kalmaya da devam edecek. yemeğin üzerindeki allı beyazlı görüntüsü de, genel algının aksine, bir yemekde olabilecek en itici manzaralardan biridir gözümde. bu iki zehirin üreticisi bütün fabrikalara lanet olsun!

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.