okcular neyi sevmez?

yay burcu, kuyrukvuranbüyük şehirde yaşayıp da düzenli olarak atış yapmak için toplu taşımayı kullanmadan yolculuk etmeniz çoğu kişi için imkansızdır. duvarlar, binalar, beton zeminler… hemen hepisi bir ok talimi için olabilecek en kötü engeller. insansız alan bulmanın imkansızlığı da cabası. hele istanbul gibi devasa bir beton ve insan çöplüğüne dönmüş bir şehirde tüm gerekli vasıfları haiz uygun ve emniyetli alan bulabilmeniz pek mümkün değil.

mesela kentin en uygun açık alanında bile (okmeydanı) sağınızda solunuzda işlek sokaklar, -ve tabi ki gün içinde orda geçen yüzlerce insan- ve ok attığınız yönde meydanın hemen arkasında meskun evler var. 70-90 metre gibi görece uzak sayılabilecek ortalama mesafelere atış yapabilmeniz için yeterli sertlikde bir yayınızın olması zorunludur. ancak şehir hayatıyla böylesine çevrilmiş bi alanda bu tür bi yayın sebep olabileceği tehlikeleri saymaya gerek yok. özellikle sert ve seri yay, dayanıklı ve iyi kalitede ok ihtiyacı demektir. ki bu durumda acemi veya dalgın bi okçunun sadece idman yapan bir hevesli değil, elinde silah taşıyan bi kaza makinesine dönüşme potansiyeli olan biridir. bugüne kadar bu tür kazaların minimum seviyede olmasının sebebi bu tür alanlardaki (olmayan) güvenlik önlemleri değil, acemi veya usta olsun mevcut okçuların dikkati, ve biraz da hoş talihdir. bunların yaşanmaması için yakın mesafe atışı yapmak bi çözümdür ancak türk okçuluğunda artık uzak hedeflerin 100 metreyi aşabildiği göz önüne alınınca bu uzaklıktaki idmanlar sadece vakit geçirmeye yarar, yayınız uzak mesafeye göre ise de oklarınız çatır çatır kırılır. hele bi de sık idman yapan biriyseniz üç aydaki ok masrafınız kışın ödediğiniz doğalgaz faturasına rahmet okutur. bu yüzden de şehir dışına doğru uygun mekan aramak kaçınılmaz hale geliyor.

ok kaybının esas nedeni okçuların acemiliği olsa da, 5-6 aylık düzenli talimden sonra bunu aşabilirsiniz, ancak olimpik ve makaralı yay okçulukları için üretilmiş hedefler ahşap ve kamış oklar için çok sıkı ve sert yapıda oluyor, çubuklarınız çok iyi kalite değilse ok kaybetmeye devam edersiniz. hatta iyi kalite oklarda bile tüyleme, gezleme gibi işlemleri ağacın suyuna yanlış yönde yaparsanız aynı sorunlar olduğu gibi devam eder.
şehir içi açık alanlara alternatif modern okçuluk disiplinleri için planlanmış kapalı alanlarda da aynı sorunları yaşamanız yüksek bir ihtimal. üztelik kapalı alanlarda mesafe çok daha kısa olduğu için hedefler daha fazla ok kırar, olimpik ok filesi ağır ahşap okları durdurmadığı için de acemi okçuların hedefi bulmayan okları duvarda paralanır. modern okçuluk alanları emniyet açısından çok daha uygun olsa da türk okçuluğu, veya herhangi bir tarihi okçuluk türevi için pek iyi tercih değil maselef.
şimdi esas konumuza dönelim: yukardaki sıkıntılar nedeniyle şehir dışına, veya kenar semtlere gidip uygun mahallerde atış yapmanın sizi toplu taşımaya mahkum etmesi. kendi aracınız varsa zaten derdiniz az. binde bir yaşanacak bir çevirme durumunda -bagajınız açılırsa- belki oklarla ilgili bir iki soruyla karşılaşır, lisansınız varsa onları bile duymazsınız.
türk yayı kullanıyorsanız ilk problemizin uygun çanta bulmak olacakdır. eski yaylar içerisinde dünyanın en kısa yayları arasında olan bir yay için okçuluk ürünleri arasında küçük bir çanta bulmanız çok zordur. en kolay bulunan olimpik ve makaralı yay çantalarına bir sığır sığdırabileceğiniz için toplu taşımada sadece zahmet çıkarır. özellikle metrobüs ve bazı hatlarda böyle bir çanta taşımak ufak bir macera yaşatabilir, ama haftada üç-beş kez yapmak kelimenin tam anlamıyla işkencedir. üstelik metroya giriş çıkışlardaa çantanızdan huylanıp durumdan vazife çıkaran, izne tabi olmasına rağmen çantanızı açıp incelemeye kalkan, hatta metroya almama saçmalığına kalkışan görevliler bile çıkabilir.

kendi yapdığınız ufak bi çanta çok daha uygun olsa da, oklar ve diğer ufak araç-gereç için de hazneleri düşünmezseniz taşıdığınız ayrı parça sayısı artar. ben her atışa çıktığımda ok, yay, ve sırt çantası olmak üzere en az üç parçayla geziyorum. taşımak daha pratik olduğu için de ok-yay çantası kullanmıyorum. yayı kılıfında, okları proje borusunda (bazuka) tutmak en hızlı ve hafif olanı. bu da dananın kuyruğunun kopduğu yer aslında, yani bundan kaynaklanan, yazının başlığındaki gibi “sevilmeyen” şeylerin başladığı yer (toplu taşımanın sevildiğini de iddia etmiyorum tabi).

elbette sırtınıza çapraz astığınız ufak bi çanta birazdan anlatacağım çoğu sinir bozucu şeyden sizi kurtaracaktır. fakat sıkışık trafikde inme-binme, aktarma olaylarında yay ve sırt çantalarınızı sürekli takıp çıkarmak, metrobüsde elinize almakla, ayakda dengeli durmaya çalışmakla, dikkatsiz kişilerin yayınızın-oklarınızın üzerine patates çuvalı gibi abanmasını engellemekle uğraşırsınız.

yok, kılıfta ve bazukada taşıyorsanız; memleket insanının ansikplopedilere layık freudyen eğilimlerini, şuuraltı fırtınalarını, bi çocuğun bile saçma sapan bulacağı tasarılarını keşfetmeye hazır olun:
biraz uzun bir liste olacağı için seçerek ve kısaltarak, özellikle de sıraya koyarak anlatacağım. ilkin kıyafetleri ele alalım. modern sporculukda neredeyse teninizin altına giyilen sıkış sıkış kıyafetler hakkında yorum yapmayacağım. 20-30 kilogram kadar çekiş sertliğine sahip ortalama bir yayla atış yapıyorsanız ilk ihtiyacınız uygun ve rahat kıyafetlerdir. uzun süre ayakda kalacağınızdan bacaklarınızı rahatça yerleştirip hareket etdirebilecek, havadar tutmanızı sağlayacak bolca giysiler iyidir (ben şalvar tercih ederim), üst kısmınızda da hareketle ısınan pazularınızı soğutmamak, sakatlanmaları önlemek için de uzun kollu, ve yay çalışırken takılıp kapılmaması için çok bol olmayan, (özellikle yenleri dar olmalı) atışınızı bozmayan kıyafetler en idealidir.

hafif bir yayda yeninizi ya da gömleğinizin bi yanını kirişin yaya yaslandığı yere kaptırıp yırtmanız küçük bi kazadır, ancak seri ve sert bi yayla yaşanacaklardan kaçınmak en doğrusudur. atışa nereye gidiyorsanız gidin, orada giyinip soyunmak iyi bir tercih olmayabilir, hele de şehir dışında. ancak, bu sefer elinizde tuhaf nesnelerle (“kılıfında” yay, “kabında” oklar -açık taşıyan bazı yeni yetmeler yok değil- başlangıçta ben de bikaç kere açık taşıdım ve şiddetle uyarıyorum, yapmayın 🙂 ), bacağınızda şalvarla duyacağınız şeyler çok ilginçtir.
“müzisyen miniz?”
“folklorcu musun sen?”
“palyaçoluk mu yapıyon?”
“bu kılıçla ne kesiyon?” (yayı kastediyor)
sakal saç filan da varsa “ışidci misin lan sen?” veya “oohaa ışidci geçiyor lan!”
“abi bu ne giysisi”
ve tabi ki değişik/yeni bi insan görüldüğünde ülkede en çok sorulan soru: “nerelisin?”
e ne var bunda? diyenler çıkabilir. olabilir. ama ben milletin kafalarındaki kalıplara cevap bulmaya merakımdan binmiyorum otobüs ya da metrobüse. biraz açık, insansız ve emniyetli bir alan bulup ok atmak istiyorum ve bunun için en çok ihtiyaç duyulan şey de boş ve temiz bir zihindir. müzisyen ya da mühendislik öğrencisi (ok borusu sayesinde) sanılmak çok sorun değil, günde belki binlerce kişi istanbulda aynı soruyu duyuyordur, ve bazen güzel muhabbetlere de giriyorum bu girizgahdan sonra. ama biri çıkıp elinizdekilerin ne olduğunu sorunca kemerinizi bağlamanız gerekebilir. ya yalan söyleyip kurtulacaksınız, ya da “bu yay, bu ok” ve türevleri cevaplarla karşıdakinizi psikanaliz deneyine sokacaksınız.
anlaayamadığım ise, insanların neden bu kadar ilgili olması. ilgini çekebilir, tuhaf gelebilir, her bok olabilir. ama neden illa ki gidip sormak, deli saçması sormak zorunda hissediyor insanımız kendini? bi zorlayan mı var? siyasi muhalefet birikimi “olaylara karışmayın” seviyesinde olan bi halk neden bu kadar karışıyor bilmediği işlere, gerçekden şaşıyorum.

hayır, hiç abartmıyorum, çünkü oku yayı duyunca milletin yüzüne gözüne bi can geliyor, teen slayer filmlerindeki amerikan pisikopatlarını andıran bakışlar dönüyor yüzünüze ilk başta. parlak gözler, hinlik, katliamcılık kokan gülüşler, salıversen otobüsü mezbahaya çevirecek, ya da atına atlayıp kaldırım boyu adam devirecek kişiler…

“şurdan geçenlere bi sallasana bakalım vurabilecen mi?”
“ne vuruyon sen bununla hayvan mı?”
“arabdan inince adam mı vuracan abi?”
“babamın tüfeği vardı çok tavşan, domuz öldürdük off” (tüfekle yayın alakasını ben de kuramadım, evet)
“cansız hedefe mi atıyon ya, hiç tadı yok. canlı olacak, kaçacak ki tadı çıksın!”
“sen hedefe atma oğlum, amerikalı(/arap/kürt/ermeni/gavur -artık adamın ötekisi kimse onları) öldür bununla”
“kimi öldürmeye gidiyon?”
“okuna bakayım bi girer mi bu adama?”
“sivri mi uçları, yüz metreden atsam kaynanamı öldürür mü?”
ve bu gibi daha onlarca, yüzlerce, pisikolojik incelemeye alınması gereken tonla vaka. arkadaş, ben almışım oku yayı talime gidiyom, üstelik daha sen kılıftakinin yay olduğunu öğreneli üç saniye olmamış, “abi bu brezilya çalgısı mı?” kafasından nasıl bi anda karındeşen jack moduna geçebiliyon, uçak modu düğmesine basılmış tablet gibi nasıl şıp diye dönüyon böyle…
bunlar en azından karşıdaki adamın bilinçaltı çöplüğü. bi de doğrudan şahsınıza yönelik sorular var ki bu soruların sahipleri genelde ok nedir yay nedir bişeyler bilenler, kılıftaki yayı görünce gözleri parlayıp hemen:
“ehe ehe robin hut geldi, hihi haha”
“garamurat nöörüyon len?”
“dün trt pazar kuşağında apaçiler filan vardı okla öldürdüler adamı, onlara dönmüşün keh keh keh”
diyen taife ki, sanırsın ömürlerinde ne varsa başka insanlar üzerinden, öykünme ve özenme üzerinden var.
bakkala girince aynı, polisin canı sıkılıp gbt sorunca aynı, ev sahibi aynı, hepisi aynı. işin ilginç tarafı ben hiç merak edip sormuyorum, kime özendin de ev sahibi oldun? ya da abi çok iyi kaldırım döşüyorsun idolün kimdir? (çok da mantıklı değilmiş evet)
hemen her insanın hayatında bişeyler aldığı birileri olabilir, insan sosyal hayvandır. okculuk veya herhangi bişey çocukluk hayalleri arasında olan herkes için de muhakkak birileri, veya bi olay vardır bunu başlatan. ancak bu öykünme benim için ilk yayımı okumu yaptığımda bitmişdir. o oku, filancayım ya da ona özendim diye değil, istediğim için atıyorum artık. özetle, ben okculuğu seviyorum, atarken de kendimi filanca paşayla, falanca bişeyle özdeşleştirmek gibi bir hissiyatım hiç olmadı. robin hut, legolas, daryl dixon birilerine ilham olabilir, ya da insanlar dinî/millî hislerle sa’d bin ebi vakkasa, tozkoparan iskendere, cengizin atlı okcularına ya da osmanlıdaki sipahilere bakarak okculuğu sevebilir, okçuluk yapmak isteyebilir. ki tarihi okçuluğun en büyük desteği de bu tür bir nostalji hissidir, inkar edilemez. ama aklı başında hiç bir kimsenin gerçekden kendisini başkası sayacağını ya da ok atmakdaki esas nedeni buna bağlayacağını sanmıyorum, ok atan gerçekden sevip isteyip atar çünkü. okculuk çok bireysel bir uğraşıdır, yayla hedef arasına başkasını sokmak işe yaramak bi yana köstek olur zaten. ok atan hemen herkes de başkası olmak için değil, kendisi de atmak için atar; fakat özel bir hatırası olan kişiler de hatırada kalır, yeri ayrıysa bile bu böyledir.

kendini gerçekden başkası yerine koymak bence eksik kişilerin, bi yanları boş kalmış kafaların derdidir. çocukken baba-ana, veya cüneyit arkın gibi, ya da osman gazi, robinhut olmak istemek normaldir, kişilik gelişiminde önemli bir adımdır. ama yaşını başını aldıkdan sonra bi işi ya kendin yaparsın, ya da yapanı sever takdir edersin, ötesi psikolojik bir vakadır; ister milliyetçi, ister legolas sevdalısı, ister haçlı ordularının hayranı olsun farketmez, geçmiş olsun.
mahalle maçlarında top sürerken “hagi! hagi! hagi geliyor!” diye bağıran çocuk gördüm,
ama at üstünde ok atarken
“cebe noyan, cebe noyaannn! geliyoooor!”
veya elmaya ok atarken “işte wilhelm tellll! hiyaaa!”
diyen bir yetişkini -bırakın okcuyu- ne gördüm ne duydum (cosplay denen sinematik kişilik bozukluğu bu genellemenin dışındadır).

şaka yollu söylenmiş kısa bi cümleyi büyütüp mesele yaptığımı düşünenler olabilir. ama eline yay alıp şehirde dışarı çıkan hemen herkes bu tür yakıştırmalarla çok sık karşılaşır. adeta okculara selam verme repliğine dönüşen bu tür cümleler bi süre sonra sinir bozucu olmanın çok ötesine geçiyor. hakem olduğunuzu, ve toplu taşımada sizi maçlardan tanıyan herkesin yüzünüze sırıtıp “ihhi ihhi kırmızı kart” diye cıvıyıp her defasında yüzünüze doğru bi kart tuttuğunu bir düşünün. yılın her haftası defalarca bunu yaşayın. o zaman anlayacaksınız.
yazıyı bitirmeden önce atış yaparken karşılaşılan -ve aynı ölçüde huzur bozan- şeylerden de bahsetmek istiyorum.ilk aklıma geleni, oku yayı görünce bi anda bahadır kesilip havaya giren
“ben bi atarım var yaaaa, uuuu!”
diye havalara giren, onbeş senelik atıcı kesilen insan modelidir ki hemen her meslekden insanın işini yaparken karşılaşıp – ve sevmediği- hariçden gazelci tipdir. esas yaşam alanı bilinmemekle birlikde hemen her iklime ve coğrafyaya adapte olabilen yapısıyla ülkemizde dört mevsim harman olan bu insan türü doğal olarak okcuları da rahatsız etmekdedir. otuz kilogram çekiş gücünde bi yayı eline alıp, orda idman yapan beş-altı senelik okculardan iyi atacağını sanan, hatta iddia edenleri en yaygın türlerdendir. ilk defa atış yapan birisi için uygun olan 3-5 metre mesafeyi beğenmeyip 30-40 metreye çıkanı, yürürken yularından tutup ahıra sokamayacağı atın üstünde suriyeye, balkanlara akınlar düzenleyeni, özellikle de atlı müsabakalarda bi okcu hedefi ıskaladığında, hedefi (adını bilmezler genelde) 150 metreye dikip at üstünden zeytin çekirdeğine nokta atışları yapanı… kısacası nev ü mikdarı bolca olan bir türdür ve rahatsızlık seviyesi türüne göre değişir. bunlar arasında en çok sinir bozanlar bişeyler bilip herşeyi bildiğini sananlar ve hiç bilmeyip bilmediğini de bilmeyenlerdir. ellerine yay alıp attıkları ilk üç ok on metreyi aşmayınca köpürmesi kesilip deniz seviyesne inenler olsa da kabardıkca kabaranları da olacağı için bulaşmamak en iyisidir, ve tabi imkansızdır.
sizin belli bi çalışma disiplininiz, düzenli bi idman tarzınız vardır ama bu önemsizdir: hazretin canı çekdiği için taliminizi kesip önce takla atarak atış yapmanız, sonra da havaya üç elma atıp üçünü tek okla vurmanız istenebilir. arazide atış yaparken orda tesadüfen bulunan defineciler gelip atış yapmak isteyebilir, “ben idmanımı bitireyim o zaman atarsınız” dediğinizde sinirlenebilir -ne hakla demeden geçemiyorum- “ben senden dedektörünü istedim mi mesela? bırak da idmanımı bitireyim” desen de anlamayabilir. yahut sen ok atarken keyife gelip hiç teklifsiz senin özenip hazırladığın hedefine tabanca doğrultup saydırabilir (abartmıyorum, bildiğiniz tabanca, ve gerçek tabanca, gerçek mermiler, gerçek insanlar bunlar)
elin ağzı torba değil ki büzesin, demişler, ondan geçtik ama keşke bileği yaş sürgün olaydı da bükeydik, rahat ederdik. demirden korksak tirene binmezdik ama elinize yay ok alıp şehirde yola çıkınca korkmasanız da demir tadınızı kaçırıyor.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.