Yörük İnadı

Ayran dolu taslardan daşan ekşi, üç günlük yayık ayranınıŋ bıyıklara sarıldığı, “Of ülen argadaşş!”, “Bağ’ele bakk!” gibi iddialı, heybetli nidalarıŋ koyağıŋ bir yanındakı gayalardan öbür tarafa seğirtdiği, gulakları çıŋılatdığı bir sohbet halkasıydı. Halka dediysem, öyle kusursuz bir daire, bilinçli kurulmuş bir ahbap çemberi değildi bu. Gelişigüzel, savrık… Herkes en rahat edeceği ağaç dibine, ya da bir köşedaşı üsdüne kurulmuş. Geniş, yapılı omuzlar, güçlü kollar, daşı sıksa suyunu akıdacak emek gediklisi eller… ve tabi gülüşken, uzun kıvrık bıyıklı, güneşde kavrulmuş, deri rengine çalan, terden ışıl ışıl, yakışıklı yüzler. Etrafıŋıza bakınca bunları görürdüŋüz. Ömrüŋüzde görebileceğiŋiz en karizmatik bağdaşı, en şekilli bıyık sıvazlamayı, hiç ağız açmadan yapılan en samimi gülümsemeyi bulurduŋuz karşınızda. Evet, tahminiŋiz doğru. Burası anadolu. Anadoluda bir dağ sırası, Toroslar. Toroslarda bir koyak, ve koyak içinde en serin, en temiz havalı yere konmuş yedi sekiz adam… Bir Türk köylüsü sohbetine tanık oluyoruz.

Ne zamandı, kaç yaşımdaydım bilmem, o sözü ilk burada duyduydum. Kışlacık koyağındaydık. İş ağır, çocukların uzak tutulacağı cinsten. O yüzden de tam seyirlik. İşin o günlük faslı bitirilip kibar ikindi güneşi altında  iri kökleri toprağın üstüne bir ahtapot gibi yapışakalmış bir karaağacın gölgesine varıyoruz hemen. Az yokarıdaki çardakda geçilerini bekleyen Güner Aba bekletilmiş yayık ayranı çekiyor bize bakracından. Ekşi, tadı keskin, kokusu keskin. Taslar yanlardan kavranıyor. Höpürdetmek, ağız şapırdatmak olmaz, “çoğ’ayıp” görülür. Taslar boşaldıkdan sonra “eahh!” sesinden başka bişey duyulmuyor. Bir de ayranıŋ dibiniŋ toprağa çalınışındaki şıpırtı.

“Varol Güner Aba be! Ben ufağ olacağıdım da öyle içeceğidim bu ayranı!”

“Sağol diyze, sağol vallaha! Boşuna durmuşuz böğüne ğadak, bizim işdiklerimiz de ayran mı buna ğaşşı!*”

“Elleriŋ dert görmesin Güner Aba, biŋ yaşa sen be!”

Ayranlar içiliyor, gözler kırpışdırılıyor. Barmak sırtlarıyla bıyıklar siliniyor. Çok ateşli bir atışmanıŋ tam orta yerinde, Duran Dayım, Durmuşoğluna kızıp bağırıyor:

“Ülen öyle şey olur mu be! Etmeyeceğidi bunu! Bu iş inada bindi arkadaş, o buraksa ben burakmayacağın!”

Söz bir daha tekrar ediliyor, “Evel yörüğüŋ dediği gibi, o buraksa ben burakmayacağın!”

İlk o gün duyduğum bu cümleyi ondan soŋra sık sık duyar oldum. Amacını çok eyi anlatsa da bir türlü neden öyle dendiğini anlamazdım. Gel zaman git zaman, ebem** bunuŋ hikayesini bize de anlattı. Ondan soŋra ben de kullanır oldum.

Yörükleriŋ göç tutkusu memleketinden yörük geçen herkesce bilinir. göç denegörsün, yörüğün içine bir kurt düşer. Yayla kurdudur o, hiç yerinde durmaz. Yörük de duramaz olur bir süre sonra. İlle yola düzülür, göç göçürür. Ölüm, Savaş, Ayrılık… Hiçbiri durduramaz onu aklına göç düştü mü. Amma bu tutku boşuna değildir. Araştırmacılarıŋ pek sevdiği şekilde bu saf bir yayla hasreti yahut salt göç sevdasından değildir. Aksine, bir ihtiyaçdan doğar. Yörük boş iş yapmaz, bu sebeple zamanı çok değerlidir, her işini tam sırasında yapmayı sever. Bu yüzden de bir külfet olan göçü hep en ivecen şekilde yapmaya bakar. Göç mecburidir ama bir engeldir de. İşe engel, yaylaya engel, sevdiklerine kavuşmaya, pazara yetişmeye… herşeye engel. Hayatı göçle geçer ama işi, derdi göçden başkadır hep. Onlarıŋ bu huyunu bilen Osmanlı da onlara “yüğrük” (önden giden, yola dayanıklı) demiş, ordunuŋ öŋünde ardında hep onları görevlendirmiştir. Topu onlara döktürmüş, gene top arabalarını onlara çekdirmiş, ordunuŋ levazımatını onbinlerce deve kiralayıp ulu yörük oymaklarına taşıtmıştır. Taa Şiraz’dan, Kaşgar’dan gelen deve katarlarını, kitap, atlas, tuz yüklerini limanlara, surlu şehirlere, İstanbul ve İzmir’e yörükler taşımıştır.

Daha bahar yağmırı elini eteğini yamaçlardan çekmeden yola düzülmüş birkaç yörük ailesi görüp şaşırabilirsiŋiz. Soŋrasında daha bir hafta geçmeden yağmurlar diner, ilkbahar adeta bir ilkyaz oluverir. Ya da bütün göçler kalkıp, kışlak yerlerine konulduğunda “yörükler getdi” deyip de yaylada davşan avına çıkdıysaŋız, yaylada “sivtinipduran” birkaç yörük görebilirsiniz. Ekimde, hatta bazı yıllar kasım soŋunda bile… Kış gelmiş bunlar hala neden burda? diye şaşmamak elde değildir. Beklerler de beklerler, kimseniŋ lafına, eleştirisine bakmazlar. Soŋbaharıŋ soğuğuna da aldırmazlar. Ama bir bakarsıŋız ki çocukları kazanlara, kazanları beygirlerin sırtına, beygirleri de sıraya koymuş, sürüleri öŋe develerini arkalarına katmış yola düşmüşler. O zaman on beş güne varmaz kar inecek demekdir. İner de. Mevsim ve yağış, yörüğüŋ pek kadim iki dostudur, onu asla yalancıya çıkarmaz. Bu yüzden bizim memleketlerde, yani Daşeli’nde yörükler için “eşşeği takvim daşşağı saat” denir. Neden böyle dendiğini başka zaman anladacağım, o da ayrı bir hikayedir.

Dayım o sözü ilk söylediğinde yüzlerde bir gülümseme belirmişti. Durmuşoğlu’nuŋ köşeli kaşları hala çatık. Dayım espiriniŋ yerini bulduğundan emin olunca sözü tekrar ediyor, bu kez gülümsemelerde dişler de görüküyor. Durmuşoğlu ise güldüğü görünmesin diye bir “Hallahallaa!” çekerek yüzünü öteye çeviriyor. Söz, ağızdan ağıza birkaç yol tekrarlanıyor, artık kimsenin suratı asık değil, herkes gülüyor. Kısa, ağırbaşlı kahkahalara yokarıdan oğlaklarıŋ meleyişleri karışıyor. Dar, uzun, yer yer ağaçlıklı ve yokuş tırmanan kıvrım kıvrım bir koyak. burcalaklar daha solmamız, koyak dibindeki çığırıŋ kenarlarını sapsarı boyamışlar. Ara ara depeden ağrı koyak aşağı bir yel esip yüzlerimizi, saçlarımızı okşayıp geçiyor. Anadolu’nuŋ direkleri Toroslar’a hoşgeldiŋiz.

***

Evvel zaman, Alata’dan mı, bizim yayladan mı, yoksa Barçın’dan, yani Yörükbazarı’ndan mı bilinmez, göçünü yükledip yola düzülen bir yörük, köyümüze doğru ilerliyor. Kendi önde, oğlu arkada, dört deve, iki gatır. Bir de at. At tam binilesi cinsten, ama ikisi de yürük halde. Atıŋ üstünde gelin yumruğundan az büyükçe, kızıl yanaklı, pembe dudaklı, kınalı saçlı bir kız. Sevincine bakılırsa ilk kez köy-kasaba, şehir görecek. Yaşı çok küçük, öncekileri hatırlamıyor. Artık o da “iş öğrenecek.” Gün akşamüzeri. Güneş ha battı ha batacak, gündoğumu tarafında kalan, yaylalarıŋ, dağ zirvelerinin saçakları sayılan dik kayalıklar akşam güneşiyle bakır kızılına boyanmış. Aylardan ramazan. Gün battıktan sonra köye giriyorlar. “Gavağıŋ Dibi” çeşmesinde duruyorlar. Hayvanları sulayıp biraz soluklanacak, belki de kahvede oturan köylüden birkaç ehdiyaçlık nesne alıp peynire, zepede (sepet), yörükfısdığına takas edecekler. Amma yolları uzun, esas yükü kent bazarına saklıyorlar.

Yaşlı yörük çeşmeniŋ kiraŋına çömelip hoflanırken oğlu gürül gürül akan daş olukdan yüzünü, başını ısladıyor, Gelin yumruğu kadarcık kız kafasını çeşme yalağına bandırıyor. Yaşlı yörük bağırıyor: “Gost!*** etme şöŋgünü!” Kız, ucu öne doğru çıkık üst dudağıyla sırıtarak diş etlerini gösteriyor. Bu sırıtma uyarınıŋ anlaşıldığını gösteriyor ama haylazlığına da engel değil. Soŋra hiç konuşmadan saçınıŋ suyunu yere sıyırmaya başlıyor. Köy sakin, cami öŋünde biriken kalabalık konuşmadan bizim yörükleri seyrediyor. Yörükler bakılmaya alışkındır, sanki dağ başında ya da ıssız çöldeymişçesine doğal hareket ediyorlar. Durumları köylüden yana bakmayı gerekdirmedikce de o yanna bakmıyorlar. Sonra, garakgın,**** hüzünlü fakat muştu veren bir ses duyuluyor: “Allahüekber’allaaahüeekberr!…” Yatsı ezanı. Cemaat camiye doluşuyor, ehtiyarlar zaten içerde.

Nedendir bilinmez, bizim yörük bir keyife geliyor, oğluna dönüp “oğlum, Aygül’e sağıp çık, develeri şendeğire çökdürüver. Ben şorada iki’rikaat***** namaz gılıp geleyin, Allah’ı bi sevindireyin.” der ve çeşmeden apdesini alıp camiye seğirdir. Safları yara yara en öne, imamın hemen sağ yanına ulaşıp araya sığışır. Tabi  yörük hiç yatsı namazı görmediği gibi, teravih de bilmez, denk geldiği cuma namazlarında olduğu gibi giriverip çıkılacak, gecenin serinliğinde yoluna devam edebilecek sanmakdadır. İlk sünnet, farz, son sünnet, tesbihat derken “irikaat”lar biribiri ardına ulanır da ulanır. İmam da her sağa selam verişinde yörüğe meraklı, ters bakışlar atar, ayağa kalkarken de yörüğü şöyle bir süzer. Yörük aldırmaz ama canı sıkılmaya başlar.

Meğer o sene köye yeni gelmiş olan imam hiç yörük görmemiş, hatta yörük diye bir şeyin varlığını bile duymamış. Bu değişik kılıklı, kıvrık bıyıkları kulaklarına varan, kara tenli keçe giyimli adam tuhafına gider, gah bıyığına, gah giyimine, gah omzuna düşmüş salınan incecik beliğine bakarak “Herifiŋ ne türden bir zındık” olduğunu anlamaya çalışır. Yeni bir tekbire kalkarken de her seferinde başını döndürüp bir hasbinallah çeker. Öyle bir yaz akşamında keçe şalvarı, Bandırma dokuması yeleği, yüŋ çoraplarıyla cemaatla birlikde eğilip kalkan yörüğü de iyicene ter basmıştır. Üstelik hem göçden kalmanıŋ hem de imamıŋ bakışlarınıŋ sıkıntısına daha fazla dayanamayıp camiden fırlayıp kaçar. Safları yararak, adeta cemaati patlatarak kapıdan babışlığa çıkar, ayakgaplarını paat paat! yere atıp giydikden sonra ökcelerini çiyneye çiyneye Gavağıŋ Dibi’ne doğru koşar.

Çeşmeye doğru varıp yüzüne soğuk suyu çalar, telliğini****** çıkarıp tıraşlı başını ıslak eliyle serinletir, oğluna dönerek:

“P…vengin dölü benim yörük olduğumu belledi ya, uzatdıkca uzadıyor. Aklı sıra göçden geri goyup beni zekleniyor******* bana namazı burakdırmaya oğraşıyor. Ben, goca Bahşiş yörüğü namazı boşlayıp getmiş dedirtmem!”

Yörük, cekedini çıkarıp gatırın heğbesine doğru fıldırır, Yüŋ çoraplarını çıkarıp dürer, heğbeniŋ yanından içine sıkışdırır, sonra camiye doğru yörüyüp giderken oğluna dönerek

“Bu iş inada bindi, o buraksa ben burakmayacağın!”

 

*gaşşı: garşı, kıyasla.

**ebe: anneanne.

***gost: kız (ünlem).

****garakgın: kısık, boğuk ses.

*****irikaat: rekat.

******tellik: takke.

*******zeklenmek: alaya almak, kızdırmak.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.