binüçyüzdokuz

Otobüste sallana sallana gidiyorum: Alnım camla halvette.

(Bir çığlık: Karışmayın içimize!)

Alnımın ateşini alıyor soğuksaydam. Aklım varsa bir fiske, onun da her zerresini dün geceki rüya kuşatıyor. Gerçeğin başka bir tekyumurtaikizi rüya. Nefesim kesiliyor. Bu evladımızın astım-bronşiti varmış. İnmiyor ciğerlerime nefes. Rüyadandır evladım, rüyandan. Sakin Eyaz, sakin. Şu sudan iç. Nefes al lütfen, derin nefes al. Az daha zorla. Yapamam. Evde eşyalarım, çaputlar, pabuçlar, kitaplar, davetiyeler, kartlar, mektuplar beni beklerler. Onlar da ruhun gibi mi Eyaz, karmançorman. Yürüyen sarı civciv, pıt pıt, zıplayan tavşan, zıp zıp, Antep’ten gelen koç, Divriğili Mustafa Amcanın dükkanından aldığımız minicik sıpa, bir Bodrum evi, İmam Rabbani ile yanyana duran Dorothy Parker, karakaplı eyyam defteri, Shakespeare & Company’den alınan Sartre’ın Bulantı’sı, Proust’un mektupları, Cambronne’daki minik ikinci el kitap satan hafifkekeme Fransız adamın dükkanından Çanlar Kimin İçin Çalıyor. Duvardan söktüğüm fotoğraflar.     –Müze gibi bir evin var Eyaz’ın müsebbibi, bir daha asılmayacaklar.–

Hepsi bir rüya olsa. Mesela, konukomşunun kiralık ilanı sandığı, pencereye astığım, güneşi her görmek istediğimde tekrar tekrar okuduğum mektubu hiç yazmamış olsan. Ben gitmek zorunda kalmasam. Öğle yemeği kuyruğunda, buz kesilmeme anlam verebilsem. Boşluk, bulamaç ve diğerleri. Ellerim kirli, kolu bacağı dağılmış düş(ünce)lerimin. Kimden akıl alacağımı şaşırdım, – hiç hoşlanmazsın ki sen akıl verenden diyecektin, dilinin ucuna kadar geldi, sustun.- iki göz evin büyük odasının ortasında kutular. Kutuların ayak ucunda Eyaz. Anıları kutulanır mı? Bantladım bile. Sıkı sıkı. Sonrası belli: Yollar, yollar. Ben de bir amil kaplumbağa. Eyaz, Efendisinin kölesi. Tüm yükü yine kendin sırtlanacaksın. Peki Efendim. Başka başka göz odalar bakarım kendime. Yer altında bir haneyi layık görürüm kendime. Ev sahibinin korkutucu buz mavisi gözlerine aldırmam. Bu evladımızın astım bronşiti varmış. -Ona göre ayağınızı denk alın.- Ben  o evin önünden senin belki de bir gün geçeceğini bilsem, bir köşede oturur, acımasızca dinletirim kesik nefeslerimi duvarlara. Ev sahibinden de, gözlerinden de korkmam. Bir köşede nefes çekmeye çalışırken lağım kokusundan, belki avuç kadar pencereden gördüklerim senin ayakkabıların olur. Narin, kahverengi. Bir an tereddüt etmem, kiralıyorum evi, anlaştık derim.

Her şey bir rüyadan uyanmamak gibi olsaydı.

Kiralık ilanı zannedilen o mektup var halbuki: Ben gelmem, arama beni, uzak dur benden dediğin hani. Rüyalar çukurunda debelendirmiştim ben de anıları: ki mükerrer- sen geliyorsun, ben kıvranıyorum mutluluktan. Bak demek istiyorum: gözümün nuru, ruhumun cennet kapısı, varlığımın aynası. Sonra uyanıyorum, salonda perdesiz pencereler. Artık duvarda olmayan fotoğrafları çerçeveleyen is izleri. Katlanacak çamaşırlar, boşaltılacak buzdolabı, minik şişelerde bir yıldır bekleyen vanilya özütleri. Sıkı sıkıya sarıp sarmaladığım şişe koleksiyonu. N’apsak ki bunu dediğinle başlamıştı, elindeki limonata şişesine. Masa örtüsünün üzerinde kurudukça kuruyan ekmek kırıntıları. Minik kutulara istiflenmiş  beyaz ventolinler, parasetamoller, levotiroksinler. Binlik bir yapboz, teşebbüssüz. Gardırobun üzerinde Zarifoğlu’ndan sararmış dizeler. Boğucu bir gecenin ertesinde e-posta kutuna düşen bir şiir. Güneş eriyiği. -Herkes sana söylediklerini teker teker geri alıyor Eyaz.- Televizyonun üzerinde boynubükük menekşe. Sıcaktan yer yer yırtılmış perdeler. Saçma sapan bir aforizmanın üstünü kaplayan Küçükayasofya fotoğrafı. Onu da söküyorum yerinden. Azimden, inattan, kararlılıktan yalapşalap dem vuran aforizma da usul usul uyduruyor adımlarını bu şehrin ruhuna.

Sonrası çok tanıdık, indikten sonra da Küçükayasofya makamından: Derin bir sessizlik, alışılmış bir yalnızlık.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.