Buğu

Dört küsür saatlik yolculuğun ardından, durmadan, şehre bir yerinden başlamak hevesi ile Schönbrunn. Parklar, bahçeler, muntazam budanmış ağaçlar, limonluklar – ki asla bir Marmaris olamayacaklar-, Gloriette sonra, listede doğru düzgün ne olduğu anlaşılan tek şey olduğu için lazanya, ne söylediği tam olarak anlaşılmayan bir garson. Daha bahşiş vermeyi bile beceremiyorum. Aklımda aynı cümle, dostun “Bizim kalbimiz kirli” dediği. Yürümekten uyuşmuş bacaklarımı sürüye sürüye yaklaşırken bir göz odaya, neredeydi telaşı ve yükselen bir ses. Devam edin. Edelim. Hele ki bunu güneşsarısı bir ses söylerse. Bir parça güneş sarısı, ne olduğunu anlamadan düşerse korkulu koridorlara. Hoşgeldiniz bu arada. Karşılık olarak içimden yükselen sesler. Her enstrümanı başına buyruk bir filarmoni orkestrası. Tanrım, daha ilk gün, ama içim çok acıyor. Tanrım, duyuyorsun değil mi? Bana sorulsaydı, hoşluğu sizde kalsın derdim. Gelmek bile istemezdim belki. Kaçardım ben: Aklımı yitirmişçesine, çılgınlar gibi kaçmak isterdim. İşte tam da bu aralarda, birkaç adres istemişsiniz. “Mardin’de bir dönem kaldım. Şu an Bursa’dayım, yeşil bir şehir, bu ara sürekli Alexander Borodin dinliyorum. Büyük bir klinikte çalışıyorum. Çalışma şeklim değişik, burada daha çok klinikteki hastalarla vakit geçiriyorum. İyi olduğunuzu düşünüyorum. Selamlar. Adresler için teşekkürler.” Nasılsınız diye sormuşsunuz. Ben bir bileği sıktım, demek istedim aslında size. Ben bir bilekle tokalaştım, olmadı. Yine özür dileyerek başladım cümlelere. Ben dedim, özür dilerim, ben sizi tanıyamadım, yani tanışmamıştık da. Gülmeyin diyemezdim ki. Sonra siz yazdınız, içim genişledi birden. Ellerim ıslak dedi, dedim ki gülmeseniz olmaz mı.İçimden. Adım dedi, adını duymadım. Derin derin gülümsüyordu. Merhabalar dedim sonra hep. Merhabalar. Merhabalar. Detaylar tabi ki de sıkmazdı beni. Ama detaya da girmemeli insan. Günaydın hanımefendi. Günaydın. İsminiz neydi. İngilizce biliyor musunuz. Biraz Almancam var. Kahveler sonra. İçimden yükselen delilikler. Sachertorte’nin yanında yakılan kirazlı-karanfilli sigara. Her nefeste ufak çıtırtılar. Keşke gülmeseydi Tanrım diyorum, keşke anlatmasaydım. Hani, bir şeyi kaybolur ya insanın Tanrım, çok sevdiği bir şeyi. Bulur gibi olur sonra. Gözüne görünür görünür kaybolur, çantanın içinde aramak gibi el yordamıyla bir şeyi. Eline gelir gelir yiter. Buldum sanıyorum Tanrım. Bulamadan yitiriyorum. Uyanıyorum sonra. Bakıyorum ki fotokopi çekiyorum. Hanımefendi, diye sesleniyorlar ardımdan, şunu bi arkalı önlü bir zahmet. İptal kaşesi basıyorum fotoğrafların üzerine. Kayıtları siliyorum. Öldü diyorlar, önüme bir pasaport sürüyorlar. İki delikle pasaport da ölüyor.
Gözleriniz ne güzel diyorlar Tanrım. Halbuki, o bile benim değil. Merhabalar. Merha… Bir daha demek yok. Durup durup aniden kilitlenen bakışlarıma da etki eder mi ilaçlar dersiniz? Geçer mi bu sancılar? Aradığın şey bu değil der mi?

İçime saplanan sancıları anlatamıyorum Tanrım.
Affedersin değil mi?

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.