defterarası

iyi bir sese muhtaç kalıyor insan bazı vakit. iyiden ne sadır olsa bir-hoş. yok yok, hayır, yanlış anlaşılmasın lütfen, bahsettiğim bir merhaba değil, bi’kahve değil, haydi gidelim değil: yuvadan uçmakla düşmek arası ayrılan bir yavrukuşun dudak kenarlarına kondurduğu tebessüm kırıntıları gibi, sahici.

bir karahindiba tüyü yakalamak gibi: aralık soğuğunda imkansız.

gözden göze yollar var ama hepsine birden göz demek ne anlam-sız-ı. neyse, “olanlar oldu Tanrım”, işte yakaladım buradasın, sessizlik kulaklarımızı gıcırdatsın. keşke ben de sevmesem konuşmayı. ihtiyaç duyduğum sessiz bir dem, belli. benim adım da, adımlarım da.  göğü yarıp geçen çelik kuşlar, ateşkırmızısı kurşunlar, rengarenk uçan balonlar ve efendime söyleyeyim, en sevdiğim dilek fenerleri.

anlıyor musun,

şey,

yani,

anlatabiliyor muyum:

bir kuş olup gitmek istediğimi. ama gidemediğimi. kimisi ölerek anlatır gerçekten istediğini, kendini avlatır. tuzağa teslim olur bile bile. ben ölemedim bile. bir çift kırık kanat. kıpırdadıkça göğsüme ağrılar saplanır. sonra, içimde bir şey, herneyse: kıpırkıpır. yani, aslında demek isterim ki: bende de  öylesi  bir kalp olsa, ruhum dingin ve nefeslensem: çırpınmadan.

ben çok konuşmam ki’ye ekleyebilsem süttadında  bir huzurla: KAYBETTİM!

bir kuştüyü hafifliğinde olsa benim adımlarım da, her sabah ıstırabından çatırdamasa caddeler.

diyebilsem ki: “dünya diz çöktüğüm yer kadar”, üç günlük zaten: ölmek için çok kısa.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.