Düş-sesler/1

“Şu iki kitapçığın arkalı önlü fotokopisini rica edebilir miyim?”

Tabi. Neydi o arkeoloji çevirisi dersinin defterine yazıdığım şiir? Ha Sezai ha ping-pong masası. Evet. Tak tak ta-tak tak. Ha ben ha fotokopi makinası. Kısa dönem planlarım arasında, arkalı önlü fotokopi çekmeyi becerebilmek var. Masa tenisi öğrenmek sonra. Neyse ki makinalar benden akıllı. Şakaklarıma doğru inen beyazlar şunu ne güzel öğretti: Her şeyin kolay bir yolu var. İnşallah becerebilirim. İki yüzü de tara. Yazdır.

“Hayatta neye geç kalmadım ki?” demişti bir büyüğüm. İçimi okuduğunu biliyordum. O ben derken, üzerine alınması gereken tek ben, bendim belli ki. Hollywood filmlerindeki gibi, hayatı bir ucundan yakalayamamıştım. Atlayamamıştım son anda trene. Durmuştum öylece, el sallamıştım. Fotokopiler çekmiştim, sayfalarca. Kağıt israf etmemi istemişti sistem benden. Bir yüzü baskılı sayfaları müsvedde niyetine kullanmama burun kıvırmıştı. İngiliz Edebiyatı dersinden, sınıfın en yüksek notunu almıştım sonra. Sinirlenince kahve içmeye üniversitede alışmıştım. Müezzinin namaz sonunda getirdiği tekbiri sabırsızlıkla beklemiştim. Her bahar papatya toplamıştım, usul usul. Amerikalı mısınız diye soran çocuğa, hayır derken hem şaşırmış hem utanmıştım. İçimde mantar gibi patlayan yaraları kırmızı ile sarmıştım.  Kantinde, Fenerbahçe- Trabzonspor derbisini aklını kaçırmışçasına izleyen Fenerliler arasında oturup Trabzonspor’u desteklemiştim. Ayasofya’ya galoşsuz girilmesine kızmış, sürgündeki güvenlik görevlisine fazlaca çıkışmıştım.

“Evet, arkalı önlü olsa iyi olur.”

Olur. Hepsi benim nasılsa. Yükselemedim yeni ufuklara doğru. Sen süzülüverdin harabenden. Makinaların dilinden anlamaya vaktim kaldı sadece. Sus. İtaat et. Sorgulama. Kork. İnsandan kork. –Bana bunu öğreten hiç olmamıştı-  Birer kopyasını al. Not düştün mü üzerine? Unuttum. Kabaran arşivler. Tanrıcılık oynayan uzun gölgeli insanlar. Her taşın altından bir Firavun çıkıyor. Hala bir nüfus cüzdanının önlü arkalı fotokopisini çekemiyorum. Daha bitiremedin mi? Hemen getiriyorum.

Manken olacak bu kız büyüyünce demişlerdi. –Şimdi duyanlar gizli/aşikar/kıs kıs/bıyık altından gülüyor- Okula başlayınca da “profesör” lakabını takmıştı sınıf öğretmeni. O zaman da vardı gözlüklerim, neyi vardı gözlerimin bilmiyorum. Halbuki aklım bana bile hiçbir zaman yetmemişti.  Aklım yetmedikçe saçlarım beyazladı. Yabancılar beyaz demezler, gri derler.  Beyaz yaşlı, gri karizmatik.

“Ben size öyle bir şey söylediğimi hatırlamıyorum.”

Ben de. Ben de söylediğim, yaptığım, gördüğüm hiçbir şeyi hatırlamak istemiyorum. Kelimeler o kadar katı, o kadar sert ki sindiremiyorum. Bir “istemiyorum”a sığan dünyalar dolusu yakarış. Avuçlar dolusu gözkanı.  “Allah’ın yeryüzü geniştir.” Kalbimi şehirlere sığdıramıyorum. Ankara küçük, İstanbul küçük, Berlin küçük, Paris küçük.

“Gidecek bir yer yok sevgilim, ancak kalbimize sefer edebiliriz.”

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.