Eski-II

Günlerimi düştüğü yerden kaldırmaya korkar oldum Dostum. Her dokunuşumda kum doluyor avuçlarıma. Sonra her kafadan binbir ses yükseliyor. Bu betondan şehrin manasızlığına düzdüğüm hicivlerin hiçbiri ayrılığın acısını azaltmıyor. Gökdelenlere, AVM’lere çirkef attığımla kalıyorum anlayacağın. Ama başka türlü de katlanılmıyor uzaklığın ıstırabına. Düşlerde görmekle hasret dindirilmiyor.

Her şeyin bir sonu olduğunu bile bile çabalamakmış yaşamak. Biraz geç öğrendim sanırım. Ama kendini kandırmakla da geçmiyor zaman. Balıkların kadir kıymet bilmeyeceğini beyninin her zerresine sindire sindire iyiliklerimizi denize atacağız demek. Sonra ağrılarımızı, uykulara dalana dek dindiren ilaçlarımız olacak. Kimisi kafatasımızın içindeki uğultuları susturacak, kimisi külçeleşmiş bedenimize kıpırtılar getirecek, kimisi taşlaşmış ciğerlerimizi yumuşatacak, kimisi yüzümüzü manasızca güldürecek. Ölümden öte köy yoksa da, eşikten atlamadan önce uğrayacak kapımız çok. “Bir meyvenin çekirdeği gibi” ölümü, kanımıza katık etmişizliğimizden bihaber, tüm müsrifliğimizle savurmaktayız günleri rüzgara. Ayrı cihetlere dönmüşken yüzümüzü.

Ne yana dönsek, Allah’ın yüzü orada değil mi?

Sonra Ankara. Sonra sen, Dostum. Kan kusturan, ciğer parçalayan, mazinin yakasına yapışan ayrılık. Ayrılık üzerine çok söz söyleyesim yok. Susuyorum ve gelen giden trenleri izliyorum. Bir kondüktör şaşkınlığı beliriyor gözlerimin önünde. Hava soğuk. Ellerim çatlıyor. Kanıyor. Kanı kalbime damlıyor. Omzuma birinin başı düşüyor. Trenler. Buz tutan camlar. Topuklu ayakkabıyla imtihanım. Maltepe Camii’nin yanındaki lokantada içtiğimiz, kemiklerimizi ısıtan çorba. Yerin altıyla üstü arasında kararsız kalan Ankara metrosu. Şehre eğreti, gönülsüz doğan sabah.

Bir daha gelmeyeceğini biliyordum. Ankara, geldiğine pişman olunmayacak bir yer değildi elbet, sen haklıydın. Kuyunun dibinde iken, kimi kurtarabilir insan dersin? Ankara bunu çok iyi beceriyor işte. Şehir böylece bir sonraki güne uyanabiliyor.

Haydi diyelim ki hayatın bir anlamı, bir özü var. Öyleyse bile, bu Ankara’da yok henüz. Betonlar, binalar, süslü dükkanlar, devasa AVM’ler. Huzursuzluğun para ile hem-dem olduğundan bana hiç bahsetmemiştin. O vakitler henüz ayrılık girmemişti araya. Aklımız başımıza gelmemişti. Adına dahi karalar çalınmış bir şehirde insan ne kadar temiz kalabilirdi ki?

Hala bıraktığın yerdeyim. Afakı sana bıraktım. Bizi birbirimizden okuyamadık.
Unuttuk bildiklerimizi de.
Ayrılığa ulaşabilseydik, ona kendi acısını tattırırdık diyordu başucu kitabımda, hatırlar mısın?
Ayrılık, kendi acısını damla damla zerkediyor damarlarıma.
Dayanabilecek kadar gücü bir şekilde buluyorum.
Ölmeyecek kadar yemek gibi bir haramdan.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.