Eski-III

Bu aralar, ihtiyaç duyduğum şey, sıcak süt. Bir de bal almışlar geçen gün eve, bana iki sene öncesini hatırlatıyor: her gece uyumadan önce içilen, çam ballı süt. Sıcak sütün dostluğu bir ayrı; bir kere bembeyaz. Lekesiz. Yalansız. Ne ise o. Sonra, sıcak. İnsanlar duvarları, kafesleri ile yaşıyorlar, ben bunu görememişim daha evvel, her hüsranda hemen kılıçlar çekiliyor. Süt öyle değil, parmakların bardağın etrafında sarılı durdukça, soğumak da bilmiyor.

Ne zamandır yazmak istiyorum aslında. Aklımdan, saniyeler içinde, bana bir kitap yazdırabilecek güzellikte, derinlikte cümleler geçiyor, harflere dökmeye korkuyorum. Bazen kelimeler aciz kalır ya, ne desen dizüstü düşer söyleyeceklerinin yanında. Bir de içimde hep yeni şeyler söyleme iştiyakı var. Bir süre denedim ben, insan mutluluğu anlatmaya kelime bulamazken, yani her kelime çelimsiz, yorgun düşerken hislerin yanında, acıyı anlatacak sözlerin çokluğu karşısında insan şaşkına düşüyor. Artık acıyı anlatmayasım var.

Yılların alışkanlığı, umuttan bahsetmek için de, akla dinginlik, kalbe inşirah gerek değil mi? Bir arkadaş, hiçbir şey istediğim gibi gitmiyor, deyince, yeniden başlamak lazım dedim ona. Güzel fikir, birlikte başlayalım o vakit, tavsiyesine, ben araftayım, cevabını vermekten başka bir şey gelmedi elimden. Bir boşluk. Trenlerin bekleme salonlarını bilir misin? Sen hiç trene binmemiştin, değil mi? Çok sıkıcı olur bekleme salonları, eskiden, ben çocukken, içimi çok da acıtırdı. Tahammülsüzsen, beklemekten zor şey yok. Trenin gelmesine de çok varsa daha, eyvah. Sonra soba yanıyordur, o zamanlar soba yakarlardı salonda kimsesiz, yersizyurtsuzlar. Sıcak. Herkesle aynı odada, göz göze. Önce parmaklarını incelersin, sonra yer döşemelerini. Sonra pul pul kabarmış duvarları. TCDD’nin duvarda asılı kocaman saatini. Çok beklersin, ama tren gelir. Binince de tüm sıkıntıyı unutursun. Uyur kalırsın sonra, annenin veya babanın kucağında. Sık sık uyansan da yol boyunca.

Ben şimdi, o bekleme salonunda, parmaklarımı incelemekteyim… Salonun her bir köşesinde bir hikaye uyumakta. İçim sızlıyor, sobayı yakan o kimsesiz amcaya. Sesim çıkmıyor ama. Çocuğum çünkü. Konuşamıyorum öyle uluorta yerlerde. Elimi uzatamıyorum, düştüğü yerden kaldıracak gücüm yok kimseyi. Kendime bile yardım edemiyorum ki.

Aslında diyeceklerim bunlar değildi.

Sonra bir sıkıntı işte. Sebepsiz olur ya bazen. Mevlana okuyorum demiştim ya, o kadar güzel “söz söylüyor” ki, öyle yeni şeyler söylemiş ki, aklım almıyor. Sonra, senin bazı bazı söylediklerin gülümsüyor, rastgele satırların arasından, “Ben bunu nereden bliyorum, nereden tanıdık geliyor?” diye bir süre düşündükten sonra farkına varıyorum kimi zaman. Bazen de sen konuşuyorsun sanıyorum. Mesnevi’nin güzel bir çevirisini bulamamıştım, elimdekini çok sevdim.

“İbret al da kötü bir işe düşünce, aklını başına devşir, ye’se düşme, hüsn-ü zanda bulun,
Başkaları, o hadiseden sapsarı kesilse bile sen aldırış etme. Fayda zamanında da, ziyan zamanında da gül gibi gülmeye bak!
Takdir yüzünden kaybettiğin şeyler, muhakkak senden belayı giderir, bunu böyle bil!”

Okudukça, bir parça inşirah buluyorum, bazen de bir kabz hali peydah oluyor. Devinip gidiyor işte zaman. ” Âşık olmak demek, nur gelen tarafa pencere açmaktır. Çünkü gönül, gerçek dostun yüzü ile aydınlanır, nurlanır.” diyor yine Mevlana. Söz söyleyenlere kulak vermek gerek, derin bir nefes için.

Okudukça, bir ağırlık yüklendi kalbimin üzerine. Uyumak kar etmeyince, azıcık hava almaya çıktım, annemin “Bu saatte mi?” serzenişine pek aldırmadan. Açık hava iyi geldi, kolumda bir poşet çekirdekle döndüm eve. Hala, o anlamsız sıkıntı devam etmekte ya, uzun uzun düşünmek lazım belki. Kurşunlu yara gibi. Kurşunu çıkarmadan yara iyileşmez, onu çıkarmak için de canından can gider insanın, ama sonra sağalır. Bu gerek sanırım bu kıvranışa.

Asıl diyeceğim şiirine idi. Öyle mutlu oldum anlatamam. İşi bıraktığım günün sabahı, bir reçete gibi gönderilince bana, uzun bir süre, gülmek, gülüsemekten alamadım kendimi. İkili-üçlü dizeler halinde ilerlediğini sonra fark ettim tabi, çünkü o sabah açamadım doğru düzgün gözlerimi, bir önceki günün uykusuzluğundan, ağrısından. Büyük ustalık var eserinde, aşikar. Hala arada,bir parça mutluluk olsun diye, girip okuyorum. Her seferinde, o bana gülümsüyor, ben ona. Sen, “şair damarım tuttu”, “şiir çakması” diyorsun belki, bense bu benim ilk şiirim diyorum. İlk çiçeğimi 16 yaşımda almıştım sanırım, papatya idi yine, ve bir doğum günü hediyesi. İlk şiirimse 23’te buldu beni. Şiir çakması deme işte, hayata bağlanma sebebi bir bakıma. Geldiğimde anlatmıştım ya , elim kaleme gitmiyorken, kimselerle karşılıklı oturup, ağlayıncaya kadar, bazen deli bir suskunlukla dinleyerek, belki başımızın içindeki uğultularla, dökemezken sadrımızın içindekileri. Bir küçük haber, bir ses. Bir varlık belirtisi, bir nefes. Bir parça tebessüm için kafi.

Birkaç saat önce, parkta, yalnız otururken, buradaki gibi, anlatasım geldi oradan buradan. En yakınımda, uyuyan köpekler vardı. Her yer sessiz tabi. Birkaç dostu aradım, herkesin kendi hayat telaşı. Cevap alamadım, yürüdüm geldim, kulağımda bilmem hangi ezgi ile.
Şiirine, şiir ile karşılık vermek isterdim. Fakat, benim söz söylemeye takatim yok. Sabahları, balkonda kuş sesleri, fecr dinginliği biriktirebiliyorum en fazla içimde. Farkındayım yine kendimi anlattığımın. Bu bir araf, kendimden başka hiçbir şeye yönelemiyorum. Şiir, evet yazmak istedim. Gelmedi elimden. Hala parmaklarımı izlemekteyim, kalem tutamıyorum. Bir buhran, gözlerimi perdelemekte, bu bekleme salonunda. Gördüğümü sanıyorum, perdenin ardında ne oluyor, aklım ermiyor.

Bir de, Zarifoğlu öyle söylüyor ki, katlıyor insanın acısını. “Düştüysem eğer sana bakarken düştüm” demiş, “Elimle/Kendi elimi tutuyorum/Yanyana yürüyormuşum gibi kendimle” demiş, “üzüntüden sokaklarda avazım çıktığı kadar bağırmaya başlamadan dön”, “yetişip dizüstü düşebilsem eteklerine” demiş. Okudukça, elimde kazma kürek, derinlerde milyonlarca anlam daha buluyorum, bir el veriyorum, felaha çıkmaya çalışıyoruz.

İzlemediğim bir filmde geçen şu sözler, içime öyle dokunuyor: “Yazma. O zaman, o zaman bekliyor insan. Buraya çok az insan geliyor, çok insan gidiyor. Kalan da bekliyor ama, bazen çok uzun bekliyor. Hani mesela zannediyorsun ki bir yoldan birisi gelecek, boş, uzun bir yol, devamlı ona bakıyorsun. Sonra kimse gelmiyor. Yazma…”

Sen hoş kal. Selamette kal.

Sustum ve uyudum artık. Say ki, bu da benim şiirim oldu.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.