Eski-IV (Can Yakıcı, Kısa Bir Hikaye Denemesi)

 

Her dışarı bakmak istediğimde, aksimi görüyorum pencerenin camında. Damlalar bile yol yol kendi kaderlerini çizmekte ustalaşmış, muntazam yağmur suyu izleri. Bazen izliyorum işimi gücümü bırakıp, iki yağmur damlasının vuslatını. Sevinçten başım dönüyor adeta.

Penceredeki yüzümde gri, kirli noktalar. Pencereler kimseyi sevmez. Pencereler insanları ayırır. Pencereler insanları susturur. Pencereler insanları yalnızlığa alıştırır. Fotoğraflardan tebessüm ayıklamayı, mektuplardan yaş izlerini kazmayı bırak artık, onların hepsi sensin, ikisi de sendendir, sen iki satır daha karala, ha gayret.

“Senin yazıların egzoz kokuyor, şehrin buhranı, kalabalığı, tozu, gürültüsü damlıyor satırlarından” demişti bir dostum. Duman kokan kelimelerim benim. Yeditepenin bütün ağırlığını yüklenen beli bükük zavallılarım.

(Bir öksürük dürtüsü boğazımı gıdıklıyor.)

Gözlerime yürüyen ilkbahar suları. Modern hayatın amansız kapanları bir bir yutuyor sarhoş varoş prenslerini. Bembeyaz villaların bitişiğinde. Son model bir arabanın vızırtısı, akşam çağrısını bir kurşun gibi delip geçiyor. Parmağımdan ince ince bir kan sızıyor yine. Önümde, kitaplardan bir dağ.

Tüm bunlar yetmezmiş gibi, cebimde bir yusufçuk
saklıyorum ve tedirginim. Üstelik herkesin pür dikkat kesilip, harflere, rakamlara boğulduğu bir kütüphanedeyim. Bir hemşire edasıyla, masanın altına doğru eğilip, arada bir tembihliyorum yusufçuğu. Şu pencere meselesini de henüz halledebilmiş değilim daha, kafam karışık. Yusufçuk uçup gitmemeli. Cebimde boğulmamalı da. Üstelik hiç ses çıkarmamalı.

(Fecre daha çok var.)

Parmaklarımın her bir eklemi zangır zangır titremekte. Bağrımın soluna doğru, yaşlıların ölüm tevekkülü gibi, acımsı bir vedanın ağırlığı yerleşiyor. Kalbinin sırrına hala vakıf değilsin demek hala. Şimdi sessiz ol yusufçuk. Telefonun rakamları üzerinde gezinecek kan kırmızı parmak uçlarım.

Yanağında, çamurlaşmış yağmurda pervasızca açan çiçek gibi bir gülümseme. Kurumuş yağmurlu bir pencerenin ardından sallanan el.

(Lütfen çığlığıma cevap ver.)

bendirim

Bir “Efendim”le irkiliyorum. Birkaç kez beynimde yankılanıyor. Sadece “Efendim?” desin, bunu duyayım diye, sorular uydururdum çoğu vakit. Gözlerini satırlardan ayırmadan, “bir dakika” derdi, işaret parmağı ile; biten cümlenin ardından “Efendim?” gelirdi, başını ayırıp kitaptan. Kelimelerim, bir “efendim”de solup giderdi.

Bu sefer başka. Sesinin titrek, endişeli tınısı, m’nin bıçak keskinliği. “Nereden çıktı şimdi bu” geçiştirmesi. Sert ve müsamahasız. Şefkat, masumiyet değil bu seferki. Sesinden beynime akan bir hoşnutsuzluk, dilimde zaten düğüm olup kalmış tüm kelimeleri birer birer eritiyor.

Yemeğe çıkalım, fısıltıları dolaşırken masanın etrafında, bir türlü birleşmek bilmeyen damlalara takılıyor gözüm. Gayet kararlı bir şekilde seyrederken, birden yönünü değiştiriveriyor oyunbozan bir su topağı. Siz gidin, benim biraz daha işim var. Önümde bir dağa özenen kitap yığıntısının arkasına saklanıyorum. Yer yer kan damlacıklarıyla süslenmiş bir sayfa. Yusufçuk söz dinliyor, sırrımı ifşa etmiyor. Oraya buraya yetişme telaşındaki insanların arasından, o müşfik sesin sahibini bulacağım. Gelecek, biliyorum. Boşuna beklemiyorum. Ben sonra yerim bir şeyler, siz keyfinize bakın.

“Nasılsın?” Tamam. Daha ötesini sormayacağım. Dostluğun benzinden söküp götüren ne, yarayı deşip dağlamayacağım. İyi etmiyormuş meğer. Kalmış benim yaralarım tüm tazeliğiyle. Yaşlarımı yanaklarımda iken donduran bu soğukluğun üzerine. Titremesin sesin lütfen. Nefes nefese kalacak çabuklukla öldürme sözlerini. Yok, ağlamıyorum.

(Öylesine soruyorum ve hala vakit var.)

Siyah sırt çantası, dizlerinin altına kadar inen yeşil pantolonu, kulaklarında patlayıp duran son ses şarkılara göre adımlarını ayarlayan bir genç. Havaya aldırmadan diledikleri gibi gezen, ben katkat kazaklar altında titrerken nasıl üşümediklerine şaşıp kaldığım üniversite öğrencilerinden. Takım elbiseli, elindeki çantasını savurarak yürüyen orta yaşlı bir adam. Kızlı-erkekli kalabalık, neşeli bir grup, şakalaşmada, eğleşmedeler. İç seslerin çekişmesinde aracı rolünü üstlenmekten yılmış bir halde, art arda ihtimalleri sıralayan iki küçük kızı da sabırla dinliyorum. Gelecek, diyorum, nihai karar olarak. Yine taraf tutuyorsun, diye isyan ediyor küçük kızların kızgınlıktan yanakları kızarmış olanı. Kusura bakma, diyerek küstürüyorum onu, tekrar pencereye dönüyorum.

Akşam yemeği baya güzeldi. Yerim ben de sonra. Yok, pek bakmadım daha, duruyor işte. Canım pek istemiyor. Şu gelen? Yok o değil, Yusufçuk. Onun adımları toprağı incitmez. Onun yüzünün ışığı seçilir bu alacakaranlıkta bile. Sen sesini çıkarma sakın.

(Tamam, ben biraz daha yazayım.)

“Çok sevindim gerçekten. Yalnız, Ankara çok soğukmuş bu aralar. Ben de dedim kendi kendime…” Sonrası, birbirine karışmış anlaşılmaz sesler. Kendi kendine konuşmalar hep yarım kalır zaten. Keşke bana söyleseydin. Tamam, alırım üzerime kalın bir şeyler. “Nerede kalacaksın peki?” Mahpus firarisi gibi soruların. Tünelini ruhumu delik deşik ede ede kazmışlar sanki. Sesin, mütereddit, bile bile bir günaha girmenin vebali altında gibi. “Zamanla artık, zaten çok ani oldu.” Meseleleri, günlük telaşlardan ibaret tutup, “Neden?” den kaçmak için çırpınıp duruyoruz, iki dostken, iki düşman edasıyla, kim daha önce yenik düşecek, her nefeste hesabını yapıyoruz.

(Birkaç gülüşme, latife.)

“Şimdi kapatmam lazım.”

Başını sola çevirince, göz göze geliyoruz. Ben, pencere ardında olmanın verdiği güven ile, gülümsüyorum dilediğimce. Dağ gibi kitaplar yerle bir olmuş çoktan, hem sonra sayfalarca yazmışım birden. Akşamın kasveti, fecre devşirmiş kendini. Gülümseyişimin aksi, camın ardına dek uzanıyor. Sonra bir el salınıyor havada. Elim, benim de, gayriihtiyari kımıldıyor; minicik, masum, çekingen bir merhaba. Uzaktan. “Nasılsın?”. Yüzü ay beyazı. “İşte bunu yazdım; nasıl olmuş, okusan ya? Aç mısın bir de, bir şeyler yesek sonra?”

“Şimdi kapatmam lazım. Sen aramak istersen, arada sırada, konuşuruz yine.” Otobüs. Demir. Pas. Binlerce insanın birbirine karışmış kokusu. İnsan homurtuları arasında kayboluyor sesi. Aşina olduklarımızdan bir veda kelimesi:  “Eyvallah.”

Demiştim sana Yusufçuk. Gelecek, bir çayın buğusunda koca bir tarihi devireceğiz diye. Rafları teker teker gezip, hiç duymadığım bir sedayı tutuşturacak elime. Dostluğun, “İyi misin?”e sinmiş olduğunu tekrar tekrar idrak edeceğim. Sonra zaman geçecek. Aklım eskiyecek, kalbim yorulacak. Toprağa sinecek etim, kemiğim. Pencere ardındaki el ise, hiçbir şey kaybetmeden temizliğinden, salınacak, dostlar boyunca.

Peki, tamam, kalkalım artık, ben de yoruldum, gözlerim ağrımaya başladı.

O an, telefonun vedaya karışan tıkırtıları içinde, kısa bir hikaye yazmak istiyorum. İçine şehir, modernizm, teknoloji, makine karışmadan olmuyor .

“CAN YAKICI KISA BİR HİKAYE DENEMESİ
Lütfen telefonu kapatma.”

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.