Eski

Her şeyden önce, dosta gelmiş geçmiş zamanlar dolusu selam ile..

Bir mektup daha yazmak geçti aklımdan bir vakit evvel, “yazacağım zamanı geldiğinde” dedikten bir müddet sonra. Sonra, ben severim ama,sen geldin aklıma, yükün daha çok artmasın dedim, belki başı eğlencedir amma, sonu burukluk, hüzün olmasın dedim, senin adına düşündüm, sürprizin de bir haddi olur dedim, vazgeçtim sonra. Belki dediğin gibi, böylesi daha iyi.

Arada benim minik hazineleri açıyorum, Eminönü’nden süslü bir kutu almıştım, genel temizlik ve geçmişi yad etme maksadı ile çoğunlukla. Nasılsa, onca zaman, kayıp gitmiş avuçlarımdan, geriye müze biletleri, defterlere veya post-it’lere düşülmüş notlar, başucu fotoğrafları, muhtelif yerlerin broşürleri, şiirler, kuru goncalar, güller, papatyalar kalmış… Sen demiştin, sonradan fark ettim, haklıydın da, onu da düşünüyorum, geçmişime sahip çıkıyorum gerçekten, böylelikle, zamanın acımasızlığı ile daha kolay baş edebiliyorum. Güzeli içeri buyur edip, sevimsizi kapının önüne koymamaya çalışıyorum; yaşanmışlıklarımı toptan evlat ediniyorum.

Kurumuş çiçekler demişken, ne geldi aklıma. Ta ne zaman önceydi, bilmem hatırlar mısın, sen ilk ehliyet sınavından kalmadan önce ya da sonra, şu sağlık raporu keşmekeşini anlattığın gün, sen limonata içmiştin, ben de soda sanırım. Sonra, sen elindeki şişeyi, güzel diye görünüşü, “işine yarar” diye elime vermiştin hani, ya da ben almıştım, hatırlamıyorum şimdi. Kalmış bir kenarda. Geçen, dört yıl boyunca okuldan, adalardan, sağdan soldan topladığım tüm çiçekleri bir araya getirdim, çıkardım zarflarından, zarfın içindeydiler. Envai çeşit kurumuş çiçek. Sonra, hepsini o güzel şişenin içine doldurdum, o kadar güzel oldu ki anlatamam. Kapağını da kapatınca, böylelikle dört seneyi bir şişeye sığdırmış oldum… Hepsini değil tabi. Koymaya kıyamadıklarım da var. Ufak defterlerden birinin arasında, birbirine bağlanmış üç papatya var. Bir seneye yakındır aynı yerinde duruyor. Sonra bir de sen, kütüphanede rastgele bir kitabın arasına koymuştun tek bir papatyayı, o da kimbilir hangi kadirkıymetbilmezin elindedir şimdi.

Senin papatyalarını, çiçeklerini, böceklerini mi dinleyeceğiz böyle, demezsin değil mi?

“Sonra yüzlerce güneşli gün olacak hayatında, yüzlerce defa papatya toplayacaksın; fakat hiçbiri, şarap kırmızısı bir kalem ile yanına not düştüğün papatya gibi olmayacak. Çünkü bir defa daha sevemeyeceksin bir papatyayı o kadar fazla. Saklamaya devam ettikçe, tüm acılar arınacak, berraklaşacak, kimseye ‘Ben o değilim.’ demek zorunda kalmayacaksın.”

Eski mail’lere baktım birkaç saat önce. O zaman sonbahardı, bayağı çekiştirmişiz yüzüne karşı.Ben biraz sitem etmişim, sen arkalamışsın. Şimdi kış. Camlar buğulu. Baharlar ne kadar ılımlıysa, kış o kadar zalim. Ama kışın da, yazın da, baharın da öğretecek çok şeyi var insanoğluna, anlatacak çok hikayesi. Evimiz binalar arasında olduğu için direkt güneş pek almaz, geçen uykuda gözlerimi aralayınca bir ara, bir demet ışığın yatağımın başına konuverdiğini gördüm. Güneşin alnında saatlerce oturan ve bundan usanmak bilmeyen biri için, ardarda eklenen buz soğuğu günlerin arasından sızıp başucuna konan bir demet güneş ışığının güzelliğini sana nasıl, hangi kelimeleri bir araya getirip de anlatsam?

Daha ne kadar dolanıp duracağım cümlelerin arasında, bilmiyorum.

Aslında öyle çok söyleyecek şeyim var ki, anlarsın diye umarak ve bilerek. Matruşka gibiymiş hayat diye yaşayıp gittiğimiz şey dostum. Matruşka gibi. Yırtmakla bitmeyecek perdelerle örülü etrafı. Ben mi çok umutlu idim, dayanamıyorum diye en güzel maskelerini seçip çıkardım hayatın, bilmiyorum. Şu gül bahçesi hikayesi var ya, yaşamak o. Geri dönüş yok, pişmanlığın faydası yok. Bir aldatmacanın içinde, debelenip duruyoruz. Bir nefes sonrasına yokken teminatımız, on yıl sonrasının planlarını yapıyoruz.

Yol ayrımlarıyla dolu ömür. Hayatın anlamı, bu yol ayrımlarında verilen kararlarla şekilleniyor. Yanlıştan doğru zuhur etmiyor. Sonra pişmanlıklar zincirine eklenen hüzün, ıstırap…

Ah Muhsin Ünlü diyor ki:

“Reha Çamuroğlu’nun İsmail adlı olağanüstü romanında bir sahne vardır. Sahne mi? Bir parça vardır… Ne haltsa işte bir yer var kitapta. İsmail, yani Şah İsmail, yani Hatayi, Selim’e karşı savaşırken vurulur. Yanılmıyorsam sol elinden ya da sol kolundan. Yarasından kan akmaya başlar. İsmail, kendisi de inanıyordur ki, Mehdi’dir. Yani kanının akması olacak iş değil! İsmail orada bir şaşırmak şaşırır; nasıl diyeyim, öyle bir şaşırmak hepimize nasip olsa. Hiçbir koşulda sarsılmayacağından emin olduğumuz şu sünepe varlığımıza bir an için o kadar şiddetle uzak düşsek. Bir an için ürpererek düşünsek ki, ya hu, yaradılmışların en mühimi ben olmayabilir miyim? Belki benden daha kıymetli birileri vardır bu dünyada… Belki etraftaki her şeyden bu kadar çok yakınıp kainatın bereketini kaçırmak konusunda biraz daha eli sıkı davranabilirim. Belki bütün hayatım ve ölümüm, kendimden başka kimsenin işine yaramayacak… Belki, benim bile işime yaramayacak birisiyim ben…
Böyle dertlensek de içimiz iyice bir yansa…
Sonra bir yolunu bulup onun da tadını çıkartsak…
Adam olsak lan biraz…”

Belki, ben herhangi bir işe yarar mıyım bilmiyorum, ama yazmaya karar verdim. Gittim, güzel bir defter aldım kendime. Dünyaya bağlanmadan dünyayı anlatmak istiyorum. Geçen günlerimi unutmadan yaşamak. Anladım ki, geçmişini kucaklamadan insan nefes aldığının ayırdına varamıyor. Günlerin, güneşin, çiçeklerin, tertemiz insan yüzlerinin güzelliğinin tadına vararak yaşamak ve bunu yazmak istiyorum, acıdan ziyade. Ben öldükten sonra, bir kara kaplı defter kalsın istiyorum, çocuklarıma, torunlarıma belki, kap kacaktan ziyade. Günlük, aylık ve ömürlük planlar yapıp, bunları gerçekleştirmek istiyorum, bana ayrılan zaman içerisinde. Ama bağlanmadan, yalnızca gülümseyerek. Mutlu etmekle mutlu olarak. Küçük dertlerin, günlük telaşların içinde boğulmayarak.

Kendim de karmaşığım, bakma sen. İçimde bir sürü insan, her kafadan çıkan bir ses. Dediğin gibi, hepsi birden konuşunca, mevsimler de giriyor birbirine. Aklım, fikrim parçalanıyor. Taşın altına koydukça elimi, daha şen bir kahkaha atasım geliyor. Belki, gerçeklerin ayırdına vardıkça insan hayatın iplerini biraz daha gevşetiyor, dağın ardına, perdenin arkasına bakıyor daha çok.

Ne kadar karmançorman, ne kadar dağınık oldu. Sen anlarsın benim dilimden. Dostluk yolunda, adımlarımın uçurumla vuslatından korkar oldum, her şeyin “yalan” olabileceği bir nokta var. İnsana değerini,ancak dostları öğretiyor. Ben kendimi ancak böyle görüyorum.

Fedakarlık diyordum ya hep, gerçi hala diyorum, kar etmiyor bazen dostum. Herkesin kendi hayatı, bu kadar saydığım boşluğa rağmen, herkesin önce kendi telaşı. Bazen bir harcanmışlık duygusu geliyor çöküyor kalbimin tam ortasına, bir tebessümle savuşturuyorum. Bu nasıl girift bir düzen, ermiyor benim aklım.

Dışarıda güvercin ya da kumruların sesi. Camlar hala buğulu. Hafiften üşümeye başladı ellerim. Gözkapaklarım düşüyor. Yaşamaktan öğrendiğim birkaç şey varsa, onları seninle de paylaşmak istedim, budur niyetim. Sen de çokça gülümse.

Bu kadar sözden sonra, inşallah iyisin, hoşsundur diye düşünmek isterim. Ne haldesindir, eğer olağanüstü bir durum yoksa, az çok tahmin edebilmekle birlikte.

Artık gitmek vakti.

Güzel haberler vermek ve duymak umuduyla.

Selam, saygı ve dostluk ile. Dualarında hatırlar ve anarsan eğer, bana büyük bir iyilik yapmış olursun.

Hoşça kal.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.