Ey Sareban!

” Bu son çağrıdır: Toplayın pılınızıpırtınızı. Kapıdışarı.

Nasıl mı: Korkum yok kaybetmekten yana, gözüm kara, kalbim kara, günden güne büyüyen süveyda, ben de süt annesi. Geldi geçti gitti, bu kadar kolay.

…..

Hatır’alar bir güzel mide bulandırıyor, aklım boz bir dere, köyün tüm pisliği içinde,

Kaçırmayalım şenliği.

Dinle ey kervancı:

Şu şehre geldiğim vakit: kar diz boyu. Hanımefendi geldiler. Buyursunlar. Tıkıdıktıkıdık topuklu siyah ayakkabılar. Açılın ey muhafızlar. Ben duvaksız gelin, taçsız hanzade, elma’s’ı yarım prenses. Hasretle yel bekleyen sigara külü. Savrulmaya hazır harman çöpü. Parkta hazırvenazır, çantamı taşıyan ölü. Dakikabaşı yokladığım yanaklarım. Kan sızdıran ellerim. Buz gibi trenler. Sağda solda sızıp kalmış sarhoşlar.

Koca treni bizim için kaldırıyorlar!

Çözüldü buzlar bir vakit, eridi kar: üstüm başım çamur. Kaçıyorum, tutmayın beni! Acımasızca yükselen hırıltılar: Allah’ım, dayanılmazlar. Kan dolu ağızlar. Bilenmiş dişler, tırnaklar.Allah’ım üstüme üstüme geliyorlar.Camdan her yanım: kırıp dökmeye müsait. Buyrun Efendim, burası da hanımefendinin düş kırığı mezarlığı.

/Sonsuz boyu uzayıp giden otopsi oturumları: Neden?/

İşte böyle kervancı,

Baksana, avuçlarım cam deşiği. Göz-yaşının manasızlaştığı noktada cehennemin dibine doğru birçukur kazıyorum: kendime. Sonra bir mektup: bir daha beni görmek isteme. İstemedim. Kapıdışarı çıkmadım günlerce. Canım güneş çektikçe pencerede asılı mektubu ezberledim: satır satır. Hayal namına ne varsa bende: hepsi senin masum hatalarında sussun diye . Gitmekle tehdit edene açıverdim kapıyı, gözüm kapalı: ne demişti komutan: mezarlıklar vazgeçilmezlerle dolu.

Bırak beni kervancı!
Müsait bir yerde,

İnecek bir hanımefendi var. Minicik burnu henüz yeterince toza toprağa sürtünmemiş.Yazık. Tolstoy okumuş, Pavese okumuş, Atay okumuş: ölmek demiş sonra, hayatın anlamı. Gerisini getirememiş. İşte en kötüsü de bu diyor Tolstoy, bilip de yapamazsan fena arkadaş. Sonra bir küslük bir barışlıklar. Kendine gel ey ruh, diye bağırıveriyor Tolstoy en sonunda sessizliğin ortasına bomba gibi: Allah var Allah. Pavese yutkunmakta bir taraftan – boğazına dizilmiş yirmi bir uyku hapı alışkanlığı. Constance hakikaten gününü gün etmiş midir diye soruyor, trafik kazası, yanında bir başkası, diyemiyoruz tabi.

Duuuurr ey kervan,
Duyduk duymadık demeyin,

Üç sene, günde birbuçuk saat, Allah’ım aklıma mukayyet ol seansları. Bağırış-çağırış kırıntısı ortalık. Kalbimin üzerinde gaddar gaddar tepinen değnekçiler. Ses veriyorum: Şunu düzelt de getir. Tamam efendim. Nokta. (Ah Efendim, ben ne derim, sızım sızım kanamakta dilim.) Kaç kere daha söyleyeceğim size, (Siz çünkü aramızda aşılmaz dağlaryollardenizler var canım benim, anlatabiliyor muyum? Sen adam yerine konulmuş bir çöpçübalık. Eller göbek üzerinde bağlanacak, bakışlar yere indirdirilecek, ne derseniz doğrudur, olmadı gelin tepeme çıkın yetmezse denilecek. Koridorlar sahte gülümsemelerle adımlanacak, duvarlara meydan okunacak bacak kadar bir boyla. Sen benim kim olduğunu biliyor musun provaları yapılacak kapı arkalarında.) Bir işi de düzgün yapın ya’nın şerhi ki şudur müsaadenizle: küçük beyimiz huzursuzlanıyor Majesteleri.

Dayanmamalı: Yahu bi’ rahat verin. Sessiz sessiz Tanrıcılık oynuyoruz şurada. Azgelişmişçilik taklidi yapacağız bize ayrılan sürenin sonuna gelene kadar. Kendini en kolay kandıran, aptallıkla karışık havayı solurken, burnu havada, koridorlarda kendinden emin ayak sesleri: tıktık – kimse yok mu?

Acı halime ey kervancı,

Bir pansumandı, yarayı iyileştirirken sızlatan, duvardaki fotoğraflar sonra: vaktiyle çelikten bir sığınak. Kaçtım da geldim. Çarşaf gibi bir koy, koynuna sessiz sakin sığınılası. Gemiler ve mor çiçekler. Bir ayrılıksonrası uzunca doya doya kucaklanan dostlar. Heybeliada. Çamlıca. Sultanahmet, Ayasofya ve küçüğü. Bekleyişlerin kekremsi tadı. Minik bir kağıt: iyi ki geldin. Adımın sonuna eklenmiş aidiyetlikler. Hiçbirini ben istemedim. Çünkü: Aynı şemsiyenin altında yürüyemeyeceğimizi biliyordum. – Ağızlara pelesenk olmuş laflardan nefret ede ede: hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. – Ama ile başlayan her cümlenin bir parça da olsa anlamsızlığını, dönmekle kavuşmak arasındaki o çizginin sonsuza dek uzadığını.

Unutmadan bir de, kulaktan kulağa aktarılan mahcubiyetler:

Seni kırdım.
Ayıp ettim.
Seni özledim.
Keşke yanına gelebilsem.
Sen olmasan n’apardım.

Yak bir sigara. Dumanında tutuşsun hüsran. Mezar olur buralar da sana, dönüp bir kez olsun arkana bakarsan.

Bakmadım ben de.

Olmadı yani kervancıbaşı.

Yalvarırım durdur şu kervanı!

İndi sonra fotoğraflar duvardan. Gidenlerboşluğu yaptım başucuma, içini kendimi uyutmak için ninnilerle doldurdum. Uyu yavrum uyu dedim: Uyu ki içindeki canavar büyüsün, tıpış tıpış yürüsün önce, gözünü kan bürüsün az biraz palazlanınca.

Uyu ki aklın başına gelsin:
dönme geriye. “

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.