havadan sudan

Bazen okuyorum okuyorum anlamıyorum. Bir-iki-beş. Olmuyor. Vazgeçiyorum sonra.
İçimdeki ukdelere bir kaş-göz, yer açın arkadaşınıza. Allah kurtarsın kardeş. Bu köşe senin. Var mı bir isteğin?
“Ne güzel. Lütfen bana da anlatır mısınız uçaklar nasıl uçar?”
Anlatırsın değil mi? İçimde sen’ler uçuşuyor, kusura bakma. Bak şu motoru. Şu kanatları. Motorun gücü bilmem ne kadar olmalı. Kaldırma kuvveti. –Yarın yine burada çamura saplansam yardıma gelir misin?- Sürtünmenin etkisi ile artan kalbin sızısı. Anlamadım? Baştan alalım. Elimden geleni yaparım. Ben de sana uçmak hayallerimi anlatırım. Yer mavi, gök mavi. Güneş tepede. Rüzgar ılık. İnsandan uzak, ulviyete yakın. Denizin bir yudumda içilesi, berrak, turkuaz, çarşaf suyu.
“Ben de çok bilmiyorum ama, bildiğim kadarını…”
Güzel bir yaz ağacının altında, bir Ankara otobüsündeymişçesine kavradığım bir çanta kucağımda. İçimde büyüyen sesleri dünyaya duyurmaya gelmişim. Bulan var mı yitiğimi diye kapı kapı dolaşıp sormaya düşkün düşkün, miskin miskin. Herkes söyleyeceğini söylesin, kimse mahpus etmesin ukdelerini demeye, sana konuş demek için düşmüşüm yollara.
Yok, henüz değil. Hala burada, bu koyu kahverengi bankın üzerinde, malın dostu insanın düşmanı bir sistemin uzun tırnaklarının altında inlerken biz- biz dediğim de iki kişi- arkada özel temizlik şirketi işçileri çimleri suluyor. Kurak bir memlekete en çok yeşilin haline/halsizliğine üzülmeli. Elimde, tüm ölçülerime uygun biçilmiş bir kimlik kartı daha, kendimi bildim bileli alışamadığım adım, dilini bilmediğim yabancılar, “tüyler ürpertici” kahkahalar, yalanlar, sahtelikler ve hepsinin tek ihtiyacı: bir karadelik.
Yani demek istiyorum ki, sözleri kötürüm bırakan bu betonarme şehirde, insan bir tebessüme bile hasret kalıyor. Buzlaşmış cümlelerini güneşte erit. Ki bir gülüşten fazlası değildir ipeği çelik yapan. Bana bir şey söyle. Mesela tek bir cümle, o hikayenin başında, “içme bu kadar hap, kendine hiç acımıyor musun?”
Kartı parmaklarımın arasında evirip çeviriyorum. Beyazı griye dönmüş. Göğsüne iliştirilmiş madalyaları hayvani bir gururla taşıyan bir güruh. “Tanrım, mola!”
“Olsun. Siz bildiğiniz kadarını anlatın, yeter.”
Çok mu belli ediyorum sessiz kelimelere susamışlığımı. “Bir sonraki konumuz böylece belli oldu.” Eiffel’in tepesi. Kemer’in mavisi. Kelebek hafifliği.
Ben de bir kuş olup gitmek isterim, vakti gelmeden. Süzülmek isterken ufuklar boyu, kanatlarım kırılmazdan önce ölmek.
Ölümü bir kuşa yakıştırabilmek isterim.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.