İçyolculuk

Tepsiyi alıp masaya geçmişim.
Mişim çünkü hatırlamıyorum.
Kendiliğinden, düşüncesiz, hissiz hareketler. Ahşap, alçak, acımasız tepsi. Tepsinin sol tarafına yüzbinlercekez yıkanmış, sırasıyla: bıçak, çatal, kaşık. Muhteşem üçlünün üst yanına, jelatini içinde ilaç. Turuncu-sarı, minik toplar mahfazası. Kimisi pek meraklı: Bu ne için? İyilik-sağlığımın üzerine sinek gibi üşüşenler. Dedim diyeceğim: Sanane? Ayıp olur, öyle denmez evladım. Susma hakkımı kullanıyorum o halde: Olmaz çocuğum, millet ne der.
Hepsinin yerine: Rutin şeyler işte. -Tahminedilebilirlik hayatın yaşanılabilirliğini azaltıyor.-
Çorbadan ilk kaşık. Bahse girerim, içindeki gres yağı. Koyu kıvamlı bir suda yüzen tavuk parçaları, dünkü salatanın artıkları. Bugün pilav, tahmin etmesi zor değil, yarın fırında sütlaç. Kaşıkla yükselen nem.
Gözlerin neden buğulu? –Başlangıç güzel, zaten iştahım da yok. Otur hele.- Yaşasın o hertürlü şey: demeyeceğim. Yok bir şey. Dur, biraz daha sevimlisi: Yok bir şey ki. Her şey değişiyor zamanla. Yemekte su da içer olmuşum. –Nasıl oldu vallahi ben de anlamadım.-
İçim kurşun eriyiği fokurdayan bir kazan. Soğumak bilmiyor. Olsun, sen konuş, cümleler havaya savrulsun. Kulaklarımda bordo perdeler: en sevdiğim. Işık dışarıda, ses dışarıda, ben derin uykuda.

İçim kaynarken uyuyor:
-Yo, hayır.
-Ne dediniz, duyamadım.
-Öyle miymiş?
-Bilmem.
-Sanırım.
-Dikkat etmedim.
-Ne güzel.
-Afiyet olsun.
(Ohh, bitti.)

Kollara inen bir tutukluk hali. Parmaklarım tir tir titremekte. –Senin muhayyilen olmasın tüm çılgınlıklarının sebebi?- Tepsi, yemek, açlık-açtaklidiyapmacılık hepsi birer dekor. Işıklar hazır. Makyajlar tamam. Açıl susam açıl.
İzin ver gelsin.
N’olursun.
Üç sene başbaşa vermiş, kulaktan kulağa fısıldamış, gülmeyi unutturmuş en sonunda. Kara şehri de uydurmuşlar kendilerine: Ne vakittir, soluna dönüp süt ılıklığında, süt beyazlığında gülümseyen bir insan evladı göstermemiş bu kelimesiz memleket. Fırsat artık kapınızda. Açmaz olur muyum? Endişelenmeyin! İhtiyacınız olan tek şey: Biraz delilik. “Beni mi arıyordun?” diyebilmek, yüzünde papatyalar açan birine. Toprağın yüzüne gülümseyebilene. Konuşurken, parmaklarını ovuşturana. -Utanmak diye bir şey kaldı mı artık allasen?- Bunca insan, makina, çekiç, balyoz, polis otosu, ambulans, itfaiye gürültüsünün tam ortasında sakin ve mutmain nefes alabilene. –Sukûnet bir istidadmış meğer.-
Çorbadan son kaşık. Boğazımda biriken yağ tanecikleri. Su üzerlerinden kayıp iniyor. Şunca insan, nasıl bir teslimiyetçilik oyunudur bu? Attığımı vuran bir ben miyim? Şunu önce omzuna iyice yerleştir. Kolunu titretme. Gez-göz-arpacık. En sessizini isterim ama. Vurduğuna acımayacaksın. Ya ölürse? Bir papatyanın cenazesini kaldıramam ben. Bir tebessümün katline memur edemezsiniz beni! Bırakın.
Olmuyor Allah’ım. Gidemiyorum. Tetiğe yapışan parmağım. Kaç da git gülüşünden papatya sarısı sızan. Korkarım, kırmızı değil sarı damlar kurşunun saplandığı yerden. Sarının en çok yakıştığı, bir tebessüm olmalı. Duydunuz mu? Kurşunlar kovanlara! Eller yukarı!
Vurabileceğimden değil elbette, bir gözdağı, daha yeni geldin, hemen gitme diye.
Pilav. Etli, sulu bir yemek. Bir de havalı bir isim vermeye kalkmışlar ki sorma gitsin komşu. Aklın başka yerde mi senin? Hangi aklım? Ölmek diyorum, vurulmak bir kuş gibi. Bir kuş kadar yemek. Bir kuş kadar düşmek nasibinin peşine. Nasibimi kurda kuşa emanet edesim; etli bilmemne yemeğiyle bir köpeğin, pilavla kumrularn karnını doyurasım var. Yemeyecek misin? Düşüp kalacaksın bir yerde. –Keşke, nerde- Yüzün papatya sarısı. Saçların da beyazı. Yaşasın! Bir de bir gülüş bulsak ya yakın bir yerlerden, en kelepirinden. Toprağa bakan, güle eğilen bir yüzden düşmüş olsa. Köpekler, kuşlar da doysa.
Keşke benim de bir köpeğim olsa demeyeceğim bu sefer, konumuz bu değil.

Çok açık değil mi: Bir papatyanın naifliği.
Düşünmek için,
Yalnızlık içimde, bahanem olsun.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.