Mektup-II

“Do not bedevil him with the pinings of your faithful heart because he is your husband, your man, your love. For you are writing to none of these. You are writing to a soldier.”
Bense bir ölüye yazıyorum. Siz mektuba sayın kırıkdökük, boynubükük kelimelerimi. Bir ölüyle hem-hâl oluyorum, bir canlılık emaresi tetikliğinde geçiyor zaman, belki sararmış çehre aydınlanır, bir kıpırtı gelir diye mor-sarı parmak uçlarına.
Görmüyor, duymuyor ve bilmiyorsunuz.
Sadece yazıyorum, el vererek tüm hissizliğime. Frenler tutmuyor, duramıyorum, kelimelerim boşa çıkıyor. Sonrası yokluk.
Bu “siz” de nereden çıktı diye sorun bir daha diye yazıyorum. Bir kez daha hatırlayın “siz”deki yaralayan, kanayan tınıyı. Sen diyemeyip siz dediklerimizden ve çiğ süt emmiş insanın kadirkıymetbilmezliğinden vuralım bir dem.
Perdelerin, sislerin ardına gizlenmiş “siz” ölüleri yani. Buyrun, hoşgeldiniz.
Son sözünüzü defalarca okudum. Defalarca son sözler yazmışlığımızı hatırlarım. Söyleyeceklerimiz hiç bitmeyecekmiş gibi gelmiş olmalı. “Seni unutmuş değilim.” demişsiniz ya bana, döndüm, günlerce karıştırdım kitapları, neden “Seni unutmadım.” d(iy)emediniz diye. Mektupla beraber gelen kırmızı kadife kutudan da eski bir hikayenin kurumuş kılçıkları çıktı. Bilirsiniz, benim elimden bir şey gelmez, bir hikayenin döktüğü kabuğunu ortadan kaldırmaya bile gücüm yetmez. Sonun hiçbir şeye vardığını söylediğinizden beri kazmalar, kürekler inmekte bağrıma: erken bir defin töreni. Bir hiçe evirebilmek için bir anlamsızlığı, şiddetlensin diye bir kalp sancısı, adı kalbinizin odacıkları arasında elektrik geçişinde problem var oluyor literatürde, ne zarif söylemişsiniz siz halbuki “gel-git” diye.
Halbuki anlatmıştım size, “Ayrılık” demiştiniz, “benim de yüreğimi daraltıyor.” En son mektubunuzun en özenli, en ilmek-ilmek dokunmuş cümlesi yine de: “Bir daha gelme.” Sizden bir kelime olsun duyabilmek içindi aşındırdığım, arşınladığım yollar, hoyratça kullandığım zaman, acımasızca tükettiğim nefesler. Gelmiyor aklıma.
Kimseye zararım dokunmaz benim, bunu en iyi siz bilirsiniz. Siz derken, bir istihza, bir iğneleme değil maksadım. Siz, iki insan arasındaki en uzun yol, en uzun zaman. En soğuk kelime. Bir dostluğun canını –hele ki siz’le acıtmasını- ne bilirim ki ben? Rüyalara söz geçirebilir miyim, siz gelmesin nasıl derim gece yarılarına, seher soğuklarına?
İçiniz rahat olsun diye, mahpus unutuyorum hatıraları. Geçmiş vakti yok sayıyorum, mezarlıklar ziyaret ediyorum, ölümlerden ölüm beğenip yeni yeni çukurlar kazıyorum. Sizin ve size aitlikler için. Sadece sığınılacak bir kalbin olmadığını söylemek istiyorum size ve dumanlı bir savaş alanından hissenizi almak için çok geç kaldığınızı. Hem siz nasıl korkarsınız külden bir kalbi titretmeye? Ona kalp diyebilir misiniz artık? Peki titremelerine nasıl dayanırsınız?
Keşke kalbimden hiç bahsetmeseydiniz.
Ben de insan nasıl ölürken yaşar, yaşarken ölür bilmeseydim.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.