perdeler ve saire

Perdeler var, çok kalın. Zarifoğlu demişti. Bizi duvarla kendi arasına sıkıştıran deri perdeler; nefesimiz kesen, sonra huzura doğru bir adım daha bahşeden.
Perdeler. Koyu kırmızı. Perdelerin ardından yükselen sesler. Kalbi şerha şerha yaran, aklı zerrelere ayıran, bedeni ruhtan ayrı düşüren yakarışlar, gözyaşları, haykırışlar, iniltiler. Baş dönmesine eşlik eden mide bulantısı.
Şoför, “Uyumak istiyorsanız, aracın arkası müsait, daha rahat edersiniz.” diyor. “Biraz rahatsızım, ilaç aldım, uyku yapıyor o da.” diyerek, içindeki çoktan sesli koroyu susturmaya çalışıyorsun. Uykun var. Biraz ilaçtan, biraz ıstıraptan. Uyuyunca susuyor içindeki sesler. Uyuyunca hiçbir şey kalbine dokunamıyor. Üstelik zaman da geçiyor. İnsanlar konuşmaya devam ediyorlar, boş, hayalperest, hırslı. Uyurken onları da duymuyorsun.
Perdeler diyorsun. Önce biri açılıyor. Kalbinin ortasına bir yıldırım düşercesine. Damarlarındaki kana elektrik verilmişçesine. Ağır, ani bir sarsıntı. Yer sallanıyor. Duvarlar yıkılıyor. Bir titreme alıyor ellerini, kollarını. Beynine arka arkaya inen binlerce balyoz darbesi. Nefesin ciğerlerine inen bir yerlerde sıkışıp kalıyor. İkincisi. Üçüncüsü. Değişen bir şey yok.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.