Sayıklamalar-II

Sesler biriktikçe huzursuzlanıyorum. Bulamaç bir muhayyile ile.
Sadece bir yuşufçuk ötsün istiyorum. Yusuuuufçuuk. Yuusuuuufçuuuk.
Mısır için, davullu defli eylem yapan Kuzey Afrikalılar, Trocadero’da çığlık atan, kucaklaşan, sevişen gençler. Ankara’yı aratmayan, gece dünyanın gürültüsünü toplayıp kapının önüne bırakan çöp kamyonu. Beyaz panjurlar kapalı. Sokaktan yükselen çatal-bıçak-tabak şıkırtıları. Sesler gürültüye evrildikçe, yorgana daha bir sıkı sarılıyorum. Ateşim yükseliyor, alnım cayır cayır. Yorgan ıslanıyor. Beynimin damarları tıkalı. Ellerime kan yürümüyor. Mor-pembe arası parmaklar. Göğsüme çöreklenen bir ağırlık. Boğuluyorum. Yatakta sağ yanıma dönüp, aşağıdaki koyu mavi leğene ağız dolusu kusuyorum, kan. Mütemadiyen kan. Pembe-kırmızı arası.
“Kırmızıyı seversin sen.”-Kanımı avuçlarımda görmeyi bana sen sevdirdin.-
Boğazım keditırmalamışçasına. Sonra kabuslar. Gece bitmiyor Allah’ım. Ben geldim, diyor. Geldim, diyor Allah’ım. Bir karabasan yakalıyor ellerimden. Kurtar beni. Yumruğunu ağzıma tıkıyor. Derin nefesler. Daha derin. Ben geldim, ağlama artık. Ben ağlamaya razıyım, ama sen git. Lütfen. Ateşin çıkmış, yanındayım bak. İstemiyorum. -Boğazıma yastıkları tıkıyorlar anne. Vallahi. Yutamıyorum.- Kusma sarsıntılarıyla beşik gibiyim sabaha kadar. Sabaha doğru, gökyüzü mavi-pembe arası. Koyu kırmızı, avuçlarıma düşen son katre.
Sızıp kalıyorum, sehere çekingen, yorgun bir merhaba.
Baygınlıkla uyku arasında, hep aynı soru yankılanıyor kulaklarımda: Benim burada işim ne? İnsanlar çılgınlar gibi hoplayıp zıplıyorlar. Havada uçuşan barış işaretleri. Kuleyi tepesinden tutmalar. Bira şişeleriyle poz vermeler. Yerlerde yuvarlanan gençler. Sol gözüme dayıyorum vizörü. Bir-iki deklanşöre basıyorum. -sağ gözüm uzağı iyi seçemiyor- Siyahşapkalıçekikgözlüveuzakdoğulu bir kız, uzun siyah beyaz hırkasıyla kule ile sarmaş dolaş poz veriyor usul, mahçup. Boğazıma yapışmış kan kokusu. Birkaç öksürük. Çekikgözlü kız deklanşörüme yakalanmaktan kurtulamıyor.
Biraz şarap? İstemem. Alışkın olmayanı kokusu bile çarpar. Midem kan dolu zaten, kan şarabın kardeşi. Berrak kırmızı. Çürük üzümün kekremsi tadı. Yo, hayır, tiksindiğimden değil. O kadın-erkekmişçesine birbirlerini öpen delikanlılardan da. Sen Mişelde, küçük bir çadırda köpeğiyle yatıp kalkan, temiz temiz bakan gençten de. Metrolardaki idrarla karışık sarhoş kusmuğu kokusundan da. Clignancourt’daki delici, yiyici, yırtıcı bakışlardan da.
Müslümansın demek, diyor kırmızı küpeleri gördüğüm dermeçatma tezgahın sahibi Hint kadın. Uyanır gibi oluyorum bir ara. Evet derken, içimde ufak çaplı bir deprem. -sen nasıl Müslümansın çığlıkları eski enkazlardan yükselen- Artçılardan. Bir-iki sallıyor. Gözlerim aralanıyor, geçti diyorum, sakin ol, geçti.
Nerede kalmıştık? Unutmak istiyorum ben aslında. İyiden iyiye niyetlenmiştim yani. Bunca yolu unutmak için teptim. Yalnızlık nedir anlamayacak kadar yalnızlığı kanıksamak için. Soğuk suda, yavaş yavaş kaynatılan kurbağa gibi. Yavaş, keyifli, afyonluca. Kar uykusu gibi, yumuşak. Dünyayı denizden ibaret sanan balık gibi, kadirkıymetbilmez. Oldubittikaygısızlığıyla. Dünyanın en zengin kentlerinden birinde, en lüks kafelerden birinde şampanyasını yudumlayan kırmızı rujlu, siyah tül bluzlu kızın beyinboşluğundan nemalanmaya gelmiştim. Tüm endişelerini Sen’in bulanık suyuna salıvermiş sarışın bir Fransız delikanlısının pervasızlığından bir parça geçirebilmek için zimmetime. Papatya toplamak için geldim bu kadar yolu. Peşimi bir an bıraksın diye bu heyula. Bu tablo, diye başlamasın diye cümlelere Louvre’da. Mona Lisa bu kadar küçük müymüş, diyemesin, Sen’in kenarında dakikalarca soluklanamasın, yine mi papatyalar diyemesin diye. Sevgiyi gerçekten içinde bir yerlerde taşıyor olmalı insan, yoksa böyle burnundan gelmezdi canına can taşıyan kan. Avuç avuç. Peşimsıra dolaşan bir hayal.
Versailles. Bonaparte. Hem onun da boyu kısaymış, okumuştun ya mektuplarını, demeye kalmadan koşarcasına uzaklaşıyorum.
Kendimden.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.