Ta-tak

Kocaman bir fincan, zift tadında bir kahve ile, sırtımı o en sevdiğim kafedeki rahat koltuklara dayamış bir halde iken, diyorum ki o son kurşunu atarken acele etmeyecektim. Son kertesindeydim istifranın,  hadi gayret. Yok hayır, hiçbir şey olmadı. Üzülmedim benim neden yok kanatlarım diye. Kuş olup gitmek istemedim yalnız oturduğum Kabataş sahilinde. Salmak istemedim kendimi uçsuz maviliğe. Biz de mi asumana aşık olmuşuz ne. Bulutlardan atlarcasına yeryüzüne. Hani bıraksan, öldürün beni diyeceğim gökyüzünde. Tut nefesini. Kadınların o narin, o çıtıpıtı, o çıtkırıldım yapay-mizaçlarına inat, dipçik köprücüğün altında, sakin nefesler. Sakin. Tetiğe dikkat, yavaşça düşür. Düşmeden. Bu kez düşürme beni, tut elimden. Ben silahlardan korkarım. İnsan alışıyor zamanla. Öldürmenin her türlüsüne karşıyım. Ben bayılıyorum sanki, eksik olmasınlar arada çıkıyor böyle kıt zekalılar. Romantizm de bir ruh hastalığıdır kuaför bey bu arada. Bir rahat bırakırsanız, gez-arpacık ve yumuşak bir dokunuşla istediğiniz sonuç. Minik diyaboller, biz dedemle aramızda kendilerine saçma diyoruz, ne saçma işler kız evladına, bulduğu yuvasında, her patlamada, sus diyor, sus diyor kalbime, artık kanama. Dedem görmüyor tabi, diyaboller, hedefe değil içime saplanıyor. Bumerangımsı. Gitmeden önce, kazara kaydettiğin sesin var ya hani, “Ben yanlış yaptım sanırım” dediğin. Sen beni hiç yanıltmadın. Gitmene müsaade ettiğim o gün, gözümü açtığımda, bileklerimi gülsuyu ile ovalayan arkadaşla göz göze geldiğimde, yerimden alelacele kalkıp bu yanlışın eşiğinden dönmemiz gerektiğini söylemeliydim sana. Yok, yanağınızı aynı yere koymanız lazım. O fotoğrafta yine, omzuna değmek üzereydi. Yabancıydık yine de. Yabancılığı bile severken bir zamanlar, perdelerini kaldırdığın insanları bir daha görmek istemedim. Sol gözünüzü kağıtla kapatalım isterseniz, alışmanız gerek. Alışmam gerek. Kaç yıl oldu bak, alıştıramadım kendimi. İnsan kendisi mi yazar kaderini? Yazdığını yaşar mı peki? Ben yaşayamıyorum bile, bak bu ilaçlar, bak bunlar günden güne artan ağrılarım, yarım kalan, uykuçırpıntısı nefeslerim, bunlar sen süzüldükçe semalara, içimde açılan karadelikler. Deliklerine sızdığım delilikler. Deliliğimi seviyorum. Delirerek kaybettiklerimi de. Seni kaybetmedim, sen gittin. Kayıp olsaydı, daha az acırdı içim. En fazla üç nefes. O kadar bile dayanamıyorum. Hedefi yuvarlağın içinde görür görmez. Beş kiloluk tüfeği bir bebeği tutarcasına bağrıma yaslayışıma ne diyeceksiniz peki doktorcuğum? Çok seviyorum deyip de kulaklarımı tıkayışıma jetlerin yüreksarsan çığlıklarına? Bu çok iyi oldu. Harika. En iyi vurmayı beceriyorum sanırım. Atmayı ve vurmayı. Vurduğuna acımamayı. Acımasızca kapı dışarı etmeyi insanları.

Yalnızlık da yeni bir şey değil ki.

Bir martı yerine bir kartal da olmak isteyebilirdim gayet. Karanlıkta yolunu bulan bir baykuş da. Ölmek bilmeyen bir karga ya da, ölmek isteyip de ölemeyen. Ya da bir hint bülbülü, bir mahpus güzellik ile. -hiçbir zaman güzel olamadım ben.-

Hepsinin kanatları yok mu nihayetinde.

Bir kumru olmak isterdim en çok, yavrularıma uçuş talimi yaptırmak. Pıtır pıtır. Uçakların arkasından attığım çığlıklara şaşırıp kalmasınlar isterdim insanlar. Yine de bilmesinler yıllardır neden kırmızı bir uçan balonun ardından yas tuttuğumu.

Çok açık değil mi?
Artık gitmek istiyorum.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.