Yol Hüznü

Hayatını yaşamak da neyin nesidir? İnsan ne kadar uyanık kalabilirdir? En güzeli ağır ağır bastıran uykudur. -Uyut beni.- Bir tek uykuda ruhsuzlaşıyor acılar. Kapanıversin gözlerim hemen, hatırlamadığım bebekliğimdeki gibi. Günler geçsin,“Hasta olacaksın, uyan” çığlıklarıyla sars(s)ınlar kollarımı.
Tanrım öldür beni, diye bir ses duyuluyor karanlığın, yarı-uykunun içinden. Tanrı, duymazdan geliyor olabilir. Gerisi, yolun sonunda bir duvarla karşılaşma, sondaki hiçliğe başta varmanın ıstırabı. Nabzı yüzelliye vuran yavru köpek. Mal-mülk. Karı-koca. Çoluk-çocuk. Yat-kat. Para-pul.

Ve ardı.
Sahne, bordo perdeler, parlak ışıklar, meraklı seyirciler, çığlıkvari alkışlar ve mutsuz son.
İnsanlar, ibret almaksızın, aynı kuyunun dibini seviyor.
Gittikçe ısınan kazan suyunu.
Yırtık perdeleri.
Fosforlanmış, altı çizili bedenleri.

Kimisi bir yarı-ölüm iliştiriveriyor yakasına.
Ya da bir endülijans kağıdı.
Bazen boynuna bir idam yaftası.
Veya afilli bir “Satılıktır” ilanı.

“Evladım içme şu ilaçları.”“Ohh. “Dün gece seni rüyamda gördüm. Bana yine, ‘içme bu kadar hap, kendine acımıyor musun?’ dedin.” Mükerrer tarih, içimize su serpiyor. Zamanın kendini beğenmişliğiyle şiddetlenen ağrılar, sancılar. Bir çaresi daha olsa da onu yapsak bakışı. Yok. Benim elimde de bir şey yok. Hani geçiyor olsa zaman sessiz sakin, karışmadan etliye-sütlüye, hazır alışmışken yükseklere, “ölmeden önce” listesi kendisine ayrılan zamanın sonuna doğru gelirken, henüz alamadan bir bebeği kucağa ve iki insan birbirini nasıl sever anlayamadan.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.