zamaniçre

“Ben yola aşığım, çünkü üzerinde tanıştık.”

Bi’ kahve daha. Double espresso olsun lütfen.

İlk yudumun huzuru. Birkaç satıra sığınmış okunaksız harfler: beynim bir şehrin geridönüştürülemez çöplüğü. Gittikçe yükselen sesler. Mırıldaşan çiftler, ders çalışan saçıbaşıdağınık öğrenciler, gözlüklüvemesafeli memurlar.

Arkadaşlar, biraz sessiz olabilir miyiz, bakın üçüncü kahvesini istedi kızcağız. Hanımefendi siz de kendinize gelin, çok içtiniz. İşime karışılmasından hiç hoşlanmam. Kendini nereye sürüklediğinin farkında mısın? Hocam, hiç sırası değil, Allah aşkına.

Herkes sussun dedim, acı bir yudum daha. Tırnaklarını damağıma geçiren kafein. Hak ettin bunu sen. Hayat benim değil mi (değil tabi!) istediğim yere sürüklerim.

Yetmez!

Delirmişçesine, sukunetle beklerim. Belki durduk yere diriliverir çiçekler. Zaman geçer, dayanır insan. Kahve denilen zehir de yalnız içilmez öyle: içilirse tüten bir yürekparçalayan hikayenin buğusudur. Geçmiş, harflere zerkedilmiş sızı sızı.

Tak tak tak!

Arkadaşlar, lütfen, biraz sessizliiiiiikk! İçsesimde sıra.

Tanıştırayım: İçsesim, en çok arayıp da bulamamaktan korkar. Bu yüzden hiç kalkışmaz, ayağına takılan taşlara aldırmaz, kendini bildi bileli sütdökmüşkedi. Bazen silkinse, iyiyim dese, destansı mektuplarına yine iki satır cevaplar gelir. Yaşıslağı haykırışlarına “ha pardon ya, dalmışım”la mukabele edilir. İşte bu yüzden kahve: seviyorsa sebebi var.
Göze aldığım, gözünü karattığım, göz göre göre kapılandığım (çoğul olmalı aslında: içses ve ben) yolların başını tutar aynı heyula. Uzun, ince, düzgün parmakları iki yakamı kavrar.

“Ulan çamur, bırak yakamızı!”

Hayır, dinle, dünya böyle bir yer maalesef. Doktor, siz bari karışmayın, anlatamıyorum, ne geçer elimize kabullenmekle? İçses, geriii dööönn! Belki bu sefer, dediğin kaçıncı sefer bu. Yine beyaz bir nar burukluğu. Sonradan aklı başına gelen garson: Süt ister miydiniz? İyi olur, teşekkürler. (Her şeyin hayırlısını, sütün fazlasını niyaz eden peygamberin hürmetine.) Dört başı hatıralarla mamur bir kuyunun dibinde, kan kusmukları.
Geri dön dedim sana!

“sen kimbilir rüzgarlı eteklerinle kimbilir
hangi iklimdesin
ben sensiz bu sessizlikle
deliler gibiyim
sensiz bu sessizlikle.”

Yası tükenmeyen yıllar hatrınadır, kimselere göstermem yüzümü. Korkarım: Sevmek öldürmektir. İçsesten gelen emir: Kapan kalbine! Buyrun hanımefendi, afiyet olsun. Hala gelecek zaman cümlelerine hoyrat davranmakta dilim. Bir kağıt kesiği: Acı pıhtı pıhtı, koyu kırmızı. Kahve-ler- uyuşturmasa hepbirşeyeksikliği, tahayyülü bile katlanılmaz olur: Bir tebessümün altında feci şekilde can verir deli cesaretim. Sakın yapma, denilen ne varsa.

Ayazla karışık bir mutluluk hülyası üzerine yazıp çizmekteyim, lakin biryanıaksaklığım var benim- durduramazsınız kanımı. Yürüdüğün yolların tozunu düşlerken, yalnızlığa doymuş bir masada, bir fincan kahveyle aksayarak meydan okumaktadır çaresizliğim. İçses: Sus artık! Bir yokluğa, hayır hiçlik değil, döktüğü dil, akıttığı yaş, kanattığı yara. Yanlış biliyorsun, ben sen dersem, belki gelmiş kadar olursun. Yürüğün yolların tozu da baştacımız olur. İnan olsun, öksürmem bile tek zerresi dahi ayrılmasın diye içimden.

“Ah şu yalnızlık
Kemik gibi
Ne yana dönsen batar”

Delilik demiştim ya, belki vakti gelmiştir senelerdir bir süveydaya sığınmış zamanlarımı uyandırırım ilaçuykusundan. Sonra, bir bakarsın, beklemem gelmeni –kendi ellerimle düştüysem paramparça– bir ucundan sürükleye sürükleye eşiğine bırakırım solukbenizli güzelgünler düşlerimi. Bir damla suya müştak. Kimbilir, belki şifası ellerinden olur.
Gittiğim her yere taşımışımdır çentiklenmiş kelimelerimi. İçsesten önce belki, dur dersin, iyileşmeden, iyileşsen dahi gidemezsin. Belki ilk defa o vakit, ertesi gün yabancı insanlar arasına uyanmak duasıyla dalmam uykulara. Neden bu kadar çok kahve içiyorsun diye sorarlarsa da canım yanmaz.

(Fakat çok ses var! Çok gürültü, çok görüntü, çok üzüntü var. Kaçamıyorum. Bir eşiğe düşür beni! İndir omzumdaki yükü. Bir eteğe kapanmak gelir içimden. Dindir lütfen! Bu bekleyişin de bir tazeliği vardır elbet Allah’ım, acısına dayandır.)

Üstelik bu kadar katmerleşmişken ikiçaybiriçokaçık hatıralar içsesimde. Demem o ki, uyuşturmazsam dimağımı fincanlarca kahve ile, toz alerjisine inat yanyana uyumazsam kitaplarla, deşmezsem ruhumu geleceğingün hesaplarıyla, yani “çık ulan dışarı” demezsem kendime –Hanımefendi, şeyy, hesabı alabilir miyiz, kasayı kapatıyoruz da– duymazdan gelemem içsesimin sessiz çığlıklarını. İşte biriktirdiğim yalnız vakitler derim, ceplerimi bin kondüktörün avuçlarına boşaltarak gelmek isterim. Bir yokluğa da olsa, patlamasın diye kalbimin dikişleri, yazmak isterim. Utanmam bile belki, bu vakitler usul usul birikirken nerelerdeydin diye hesap sormak isterim. Buraya kadar. Susmaz, ikinci bir emir içsesten, müterddit: Çok gittin, geri dön! İstikamet: İnziva! Düzeni değiştiremezsin diyen doktor, sana ihtiyacım var diyen dost, kağıtları suratıma çarparcasına fırlatan patron, abla paranın üstünü almadın diyen muavin, her zamankinden dediğimde beni anlayan garson; sabah levotiroksin, günde iki kez flutikazon, gece gözerimi deşerken aradasırada uyku ilaçları derken, çürütürüm takatimi: kendime sıra gelmez. Elimin üzerine bir el düşmez –hem benim ellerim hiç üşümez zaten– niyedir bu halin diye soran olmaz. İçsesimin yanıbaşında sessiz sakin büyüttüğüm vakitlerimi kimselere de demem.

Hangi yoldan geleceğini bilsem: Yalnızlık kırağı gibi, Ankara’nın Ocak ayazı gibi, çarpsa da yüzüme yüzüme,

Üstü kalsın, iyi akşamlar.

Aldırmam.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.