Günlüklerden Bir Gün

” Az önce büyük umutlarla kağıt kalemin başına geçtim. Sonra kağıt kalem yeteri kadar umut vaadetmedi. Bana; ne oldu, ne oldu diye soran boş kağıda trip atarak, yok bir şey, yazdım. Aslında beynim ellerime yeteri kadar hükmedemedi, kağıda, birşey değil, yazdım. Sonra klavyenin başına geçtim. Bilgisayar kastı. Onlarca tamamlanmamış işlemden ötürü olsa gerek. Bilgisayardan kendisini yeniden başlatmasını rica ettim. Fakat bilgisayar bir anda karagöze bağladı. Kendimi evimden mi aldırayım? Sen belli ki bilgisayar dersini windows 98’de görmüşsün, ilk bilgisayarın da vista zamanlarında olmuş, benden ne acayip isteklerde bulunuyorsun gibi garip tepkilerde bulundu. Ben yüksek sesle bir kaç kere daha sol tık yaptım. Karşıma zorunda mıyım yazısı çıktı. Evet dedim. Bilgisayar uzun zamandır tuttuğu gerçek olmayan gazlarını salarak kapandı. Kendisini yeniden başlatmadı. Sonra düğmesine bastım ve sağolsun açıldı. Herşey normalleşti. Bilgisayar sakince yapması gerekenleri yapmaya başladı tekrardan.

Klavyenin başındaydım. Kim bilir en son ne zaman bir maile cevap verdim veya bir insan beni gördüğünde iyi misin diye sormadı. Şimdi burnuma ter kokusu geldi. Allah bilir bu da benim maarifetimdir. Kendimi ne kadar önemsiyorsam? Mesela bir iş arkadaşım var, odasını havalandırmak için camları açtığında üşümemek için benim ofisime geliyor ve ona şu kazağını da havalandır diyemiyorum. Bu yüzden bu durumun benim maarifetim olmadığını düşünüyor olabilirim. Bilmiyorum.

Gitmem mobbingvari bir şekilde tavsiye edilmiş bir toplantıya gitmemem gerektiğini düşündüğüm için gitmedim. Herhangi birisi benim orada yokluğumu farketmedi ve bu durum beni çok memnun etti. Toplantı geçmiş zamanlarda bir kral ile alakalıydı, adını tam hatırlayamayacağım fakat şöyle bir sözü ile meşhur, ” Ufak bir talihsizlik sonucu buradayım.” . Gerçekten de haklı. Konuşmayı yapan kişi ise ondan ne istenirse söyleyebilecek cinste insanlardandı, tam bir pislik. Geçen elinde bir çubuk ihtiyaç halinde kendisini öldürebileceğini söylüyor. Yani naparsa yapsın, bana ne? Konuşma kendi amacından saptı, konuşmacı yolda gelirken hakkın rahmetine kavuştu, bir trafik kazasında. Canlı bağlantı ile konferans salonunda mevlid okundu ve kimse benim orada yok olduğumu anlamadı. Ertesi gün biri bana akşamki pideleri ben beğenmedim, sen ne düşünüyorsun dediğinde sevincim bir kat daha arttı, hem pideler de kötüymüş ki zaten dedim. Allah affetsin, şerefsizin tekiydi.

Mürekkep hokkası maymunu daha çok kuzey yörelerinde görülse de küresel ısınma sebebiyle yerini yurdunu sapıtmış karşımda oturmakta, on iki santimlik bedeni; kızıl gözleri ile dik dik bakmakta acaba ben ne yazıyorum diye, ipeksi ve yastık kadar yumuşak tüğlerini kaşımakta sinir bozucu bir şekilde. Bu yüzden çok rahat yazamıyorum derdimi. Bir de içimde Churchill’in kara köpeği var ki daha yavruyken Taksim’in arka sokaklarından birinden alıp sevgiyle büyüttüğüm, mürekkep maymunu onu kuyruğu ile dürtüp kızıştırmakta oturduğu yerden. Diyaframımdaki ağrıdan ise hiç söz etmeye gerek yok.

Bugün de güme gitti. Ellerimde sadece bu var.”

 

 

 

 

 

 

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.