Adriana, Horozlar ve Bakireler – I

İspanya’daki yedinci ayımdı. Yalnız geçen yedi ay… Bir keresinde rüyamda kendimi görmüştüm; aslında birden çok kereydi… Kendiyle baş başa kala kala rüyasında bile kendinden başkasını göremez oluyor insan. O rüyalarda kendime tuhaf öğütler verip, yine bir takım tuhaf cümleler kuruyordum. Anlamadığım şey, neden o saçma rüyalarda benden bir tane daha olması gerektiğiydi; yalnızca karşıma bir ayna konulup, ellerim bağlanıp, kendi kendime konuşmam beklenemez miydi? Zaten dayanamaz ve mutlaka konuşurdum çünkü bir nebze geveze olduğum yadsınamaz bir gerçek…

Rüyalarımdaki cümlelerden biri de, “İnsan yalnız olduktan sonra olduğu yerin önemi yoktur” idi. Olduğumuz yeri değerli kılan şey orada kendileriyle bulunduğumuz kişilerse, bunca güzellik; ne bileyim kara amberler ya da pembe haşhaş ve diğer şeyler neden vardı? Karmaşıktı kafam…

Sonunda evde bunalıp, dışarı çıkmaya karar verdim. Haftanın iki günü, tek bir birayı ancak bitirebildiğim birahaneye gitmek üzere yola koyuldum. Bu artık rutinim olmuştu… İstesem de sarhoş olamayacak kadar hassas bir mideye sahiptim; fakat şu karşıdaki kadın, barın hemen ışıklı tabelasının altındaki… Ne menem bir kadın o, benim diyen erkekler içemez onun kadar… İşte, Adriana’yı ilk gördüğüm yer de orasıydı. Gerçekten de içi içine sığmayan bir kadın olduğunu, sürekli kusmak için tuvalete gittiğinde anlamıştım. Biraz ürkütücü olmakla beraber yer yer tatlı bir kadındı da Adriana.

Ben dans etmeyi çok severdim, birahanedeki insanların çoğu pek sevmeseler de en azından bunu denerlerdi. Tanış olsun olmasın; kollar memelerde yahut cılız kollarda gezmekteydi. Fakat Adriana’yı gördüğüm anda, alışılagelmiş dans figürlerinin onu etkilemeyeceğini anlamıştım. Sırf bunu anladığım için de kalkıp alışılagelmemiş şeyleri deneyerek kendimi herkese rezil etmeye de hiç niyetim yoktu. Bundan dolayı ona asla dans teklifiyle gitmedim. Açıkçası ona henüz herhangi bir teklifle de gitmedim çünkü korkuyorum kadından.

Ama bugün, eski bir alkoliğin dalga geçmek ya da gerçekten bilgi amaçlı söylediği bir cümle geldi aklıma. ‘İçmeden önce yemek için doğru saati ve yiyeceğin miktarı doğru ayarlayabilirsen, ikinci biranın en azından yarısını görebilirsin.’ Gerçekten de iyi hissediyordum. İlk biramı, dibinde sadece köpükleri kalacağı şekilde bitirmiştim ve ikincisini sipariş ettim. Bu, benim için büyük bir adımdı. Aylardır ikinci birayı sipariş etmediğimi bilen barista Jane, bu isteğim karşısında şaşırmış ve ücret bile istemeden birayı önüme bırakıvermişti.

Üç saat sonra falandı, ikinci biramdan birkaç yudum almıştım. Artık Adriana’nın yanına gitmek için kafamdan cümleler seçmekteydim. Yeni bir sigara yakarsam kafamı daha iyi toplayabileceğimi düşündüm. Sigaramı bitirmiş, ikinci biramın yarısına gelmiştim. Adriana, ağzında sigarasıyla bana doğru yanaşmaktaydı. Aman Tanrım, Adriana bana doğru yanaşmaktaydı! Gerçekten de gözlerimin içine içine bakıyordu fakat bu bakışlar davetkar değildi, aylar sonra o günü hatırladığımızda yalnızca çakmak istemek için geldiğini söylemişti.

İçerinin havası iyice boğulmaya başlamıştı. Adriana bana yaklaştıkça zaman da yavaşlıyordu, nihayetinde yanıma geldi. “Bakar mısın?” demesiyle, onun üzerine kusmam bir oldu. O anda, az önce yavaşlayan zaman tamamen durmuş; bana bira ısmarlayan baristanın pişmanlığını, yanımdaki adamın iğrenç olduğumu düşünen gözlerle bana bakışını ve kesin olmasa da birahanede aylardır göz göze geldiğim, kendileriyle ayrı mekan ve zamanlarda zaman geçirme şansım olan bazı kadınların avucumdan kayıp gittiğini hissetmiştim. Hayatımdaki en rezil anlardan biriydi. Kafamı kaldırdığım anda nasıl da rezil bir adam olduğumu bakışlarıyla onlarca insan tasdikleyecekti.

Kafamı kaldırmasa mıydım? Fakat bu tercih edilebilir bir seçenek değildi çünkü hatalarıyla yüzleşen bir adam olmak benim gibi ürkek birisi için bile gerekliydi. Nihayetinde kafamı kaldırıp tahmin ettiğim bakışları görmüştüm. Yalnızca o gülüyordu: Adriana! Bana bakan insanlara dönüp sert bir dille içmeye devam etmelerini söyledi. Yanımdaki adamın çakmağıyla sigarasını yaktı. Ardından barın altındaki viledayla her yeri temizledi. En sona da kendi üstünü sildi. Bir daha o birahaneye asla gitmedim. Birkaç gün sonra, içinde özür dolu cümleler ve ikinci biranın ücreti olan bir zarfı dükkan açılmadan evvel kapının altından attım.

Aradan birkaç ay geçmişti. Utanç dolu birkaç ay… Ekmek almak için dışarı çıktığımda sokağın ortasında Adriana’yı gördüm. Utancımdan başımı eğip hızlıca yanından geçmeye koyulmuşken, tam da yanından geçerken beni durdurup kendisine borçlu olduğumu söyledi. Sebep olduğum rezillik ve o gece benim için yaptıkları düşünüldüğünde haklıydı. Cüzdanımı çıkardım. Elbisesi için… Hiddetle söylendi orada,
-aylar sonra bu hareketimin kusmuş olmamdan daha büyük bir rezillik olduğunu söyledi.-

Velhasıl, o tepkiden sonra, hani bazen anlık bir cesaret olur ya… O zaman bir çay iç benimle dedim. Çay sevmezdim ki ben, neden böyle bir şey söylemiştim? Tanrım, ne aptalım!

Kafasını kaldırdı, yüzüme baktı. Ceketimin iç cebinden, sanki eliyle koymuş gibi kalem çıkardı. Ardından çantamı aldı, yine eliyle koymuş gibi ön gözde bulunan not defterini çıkardı ve adresimi yazmamı emretti. Hemen şurası diyecekken beni kesti ve “Yaz!” dedi itaatkar bakışlarıyla. Reddetmek ne mümkün? Yazıverdim. Gitti.

Tam üç ay sonra kapım çalındı. Adriana içeri girdi. “Giyin, gidiyoruz.” Babamın, amcamın düğününde giydiği; Adriana gelecek umuduyla hazırda tuttuğum İtalyan kesim takımı giydim. Adriana güldü. Ben de güldüm.

Nereye gideceğimizi sormadım ona, çünkü anladım ki yönlendirilmekten hoşlanmayan bir kadındı. Sadece yanında yürüdüm. Yirmi dakika kadar yürüdükten sonra bir apartmana girdik, içimden; “evde oturacağımızı bilsem bu kadar özenli giyinmezdim” diyordum. Apartmanın alt dairesine indik, ister istemez gelişen; hayır diyemeyeceğiniz tereddütlü evetleriniz vardır ve Adriana’nın yanında böyle hissediyordum. Normal şartlarda bu izbe apartmanın hele ki kazan dairesine doğru gittiği aşikar olan merdivenlerinde gezinemeyecek türde bir adamdım. Adriana, bir kat daha indikten sonra kapıyı çaldı. Bu ilk randevumuzdu: Yasa dışı horoz dövüşü yapılan bir yere gelmiştik.

Sokağın öbür tarafındaki hastanenin önünden feryat, figan, kavga ve siren sesleri geliyordu. Tam da bu sırada horozlar dövüşmeleri için ortaya getirildi. Genç horozun kırmızı ve parlak tüyleri vardı; yaşlı horozun ise tüy olması gereken yerlerinin bir kısmı kelleşmişti ve gözle açıkça görülen onlarca çizik ve yaraya sahipti.

Bahis sorumlusu ortaya geldi, dişleri ilginç derecede parlaktı. “Hangi horoz?” dedi ve “Kerterez mi, Don Juan mı?” diye ekledi. “Yaşlı olan” dedim. Bir keresinde yaşlı bir adamdan epey etraflıca bir dayak yediğim içindi sanırım, yaşlı horozu seçtim. Bir kağıda ‘Kerterez’ yazıp elime tutuşturdu, bir de işaret koyup paramı hazırlamamı söyledi. Dövüş başlamıştı, birkaç kişi bana şüpheyle bakıyor, beni dövüşe sızan bir devlet görevlisi sanıyordu…

Adliye binasında çalışan bir zabıt kâtibi olmam beni bir devlet görevlisi yapardı fakat ne bu horoz dövüşünün yasa dışılığı ne de beni çözmek için yanıma ilişen adamlar umurumdaydı. Yalnızca yaşlı horozun kazanmasını umuyordum. Elimdeki bir miktar parayla, yaşlı horoz için tezahürat yapıyordum: Köle pazarlarında sahiplerine güzel bakire kızlar seçip satın almaya çalışan hane sorumluları gibiydim tıpkı, dişlerim de parlak değil hiç…

About

View all posts by

2 thoughts on “Adriana, Horozlar ve Bakireler – I

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.