Mürebbiyeler

Sabah altı idi, bir musikinin içinde kaybolmuş gitmiştim. Bu tamburacıların, kemancıların, bu sazcı-sözcü günahkârların telindeki sancıyı dokuz metrekarelik odalara sığdırılmış fahişeler ve kendilerine tüm dünya bahşedilen sokak köpeklerinden başka kim sığdırabilirdi tahayyülüne? Sığdırsa sığdırsa sert dallardan çatma süpürgesi ve yirmi litrelik deterjan kovasından kesilip yapılan faraşıyla; Tanrı inancı olsa da olmasa da sabah ezanıyla kendini sokaklara atmış olan temizlikçiler sığdırırdı. Bazen şafağın sökmesinden önce birkaç düğme çözülürdü tenhada. Tenha dediğime de bakma, aslında her şey ulu orta. Karşı apartmandaki mor perdeli üç numaralı dairede karşı gelinen buyrukların farkında herkes. Ne katı bir kelime buyruk! İçe garip bir iğrenti veriyor, buyrulmuş ve dayatılmış olanın hiçbir şeyden haberi yok, Tanrı hala çirkince. Şimdi dersin ki, ahvali aşikar olmayanın suretini kaba bir tahminle nasıl hapsedersin basit bir hulasaya? Ederim efendim, dedem de çirkindi benim. Hatta karanlık mürebbiyelere çizdirdiği birkaç eskizi vardı, sonra o mürebbiyeler kör olmuş kendi hakikâtinde. Öyle dediler. Neyse, yine damlatmakta tavanım ciddi ciddi. Gerçekten de damlatıyor anlamında demiyorum, damlarken gerçekten de çok ciddi damlıyor demek istiyorum. Bir damla nasıl ciddi olur bilmiyorum, lâkin damlaların birleşip de boğabildiklerini, bunun da gülünecek bir yanı olmadığını biliyorum. Zaten hangimiz boğulmadan tam bir nefesle geçirebildik günlerimizin çoğunu? Doğarken ciğerlerimizi yakan o tam nefese bu denli ihtiyaç duyuyor oluşumuz ne kadar da ironik… Ve bazı kaldırımlar da ne kadar sertmiş yahu, kafamı vurunca daha iyi anladım bunu…

About

View all posts by

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.