Kasım

Ağlamadan önce kulaklarımda gök gürültüsüne benzer bir uğultu duyarım bazen. Bu genellikle uçmak istediğim zaman olur. Kanatlarımın olduğunu, aya dek uçtuğumu düşünürüm. Ayın sıcaklığını hissettiğimde limitimi anlar ve yeryüzüne inerim. O zaman uçmanın bile bir sınırı olduğunu varsayarım ve gözyaşlarım diner.
Benim asla renkli ve hayranlık uyandıran kanatlarım olmayacak. İnsanlar benim koleksiyonumu istemeyecek, Bok Böceği beni çetesine katıp sürüklemeyecek, bir örümceğin ağına takılmaya bile layık bulunmayacağım. Öyleyse kanatlar ne işime yarar? Üstelik gökyüzü hem ulaşılmazlığı hem de havailiği temsil ederken… Yere değsin ayakların, sağlam bas, emin adımlarla yürü, burnun havada gezme, o kadar da uçma, sizin sözleriniz değil midir? Şimdi beni bu sürüngen tavrımla sevmeyen siz insanoğlu, gün gelir de uçarsam o zaman da bahaneler üretmeyecek misiniz beni sevmemek için? Hiçbir şeyin garantisini veremiyorsunuz, değil mi? Tıpkı yarın ölmeyeceğinizin garantisini veremeyeceğiniz gibi. Ben yarın ölmeyeceğimin garantisini az buçuk verebilirim. Kuşlarla antlaşmam var, beni yiyemiyorlar. Ben de kendime verdiğim başka bir söz sebebiyle hiçbir kuşun kanadına atlayıp uçamıyorum. Bunun konuyla ilgisi yok, başka bir gün anlatırım.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.