Türk’ün Doğal Aklının Din Felsefesi -I-

Sünnilik, içinde birçok mezhebi barındıran bir ana mezheptir. Fıkıh ilmi bağlamında Hanefi, Maliki, Şafi ve Hanbeli mezheplerine ayrılırken kelam/akaid ilmi bağlamında ise Maturidi ve Eşari mezheplerine ayrılır. Fıkıhta Hanefi olanlar kelamda genellikle Maturidi, fıkıhta Maliki veya Şafi olanlar ise kelamda genellikle Eşari olmuşlardır. Hanbeliler ise genellikle teorik/nazari ilimlerle ve bu ilimlerin yalnızca biri olan kelam ilmiyle meşgul olmamış ve bu yüzden zamanla Vahhabilik/Selefilik mezhebini kurarak Sünnilikten ayrılmış ve bugün birtakım aşırıcı gruplara ve terör örgütlerine dönüşmüşlerdir. Hanbeliler hakkında söylediklerime karşı çıkmayı heyecanlı bulanlar elbette olabilir fakat bu yazımda bunu ispatlamak istemiyorum. Daha sonraki yazılarımda ispatlamak istediğim yere vardığımda ispatlayacağım.

Bu yazımda Türk insanının tarihteki ve günümüzdeki mezhep tercihlerinden ve bu tercihlerin anlamlarından hareketle Türk’ün doğal aklının yapısını tahlil etmeyi amaçlıyorum. Doğal dememin sebebi, herhangi bir dış müdahale olmaksızın Türk insanının sahip olduğu doğal zihin yapısı ile dışarıdan bir etki sonucunda üretilen yapay zihin yapısını birbirinden ayırmaktır. Neden Türk’ün? Çünkü bu yazının konusu bu.

Türkler İslam’a girdiklerinden bu yana fıkıhta Hanefi mezhebini seçmişlerdir. Kelamdaki Maturidi mezhebi ise bundan daha sonra ortaya çıkmış ve Hanefi zihin yapısına sahip bir mezhep olarak kurulduğundan dolayı Sünni Hanefilerin kelamdaki mezhebi olagelmiştir. Buradaki en önemli etken hiç şüphesiz Hanefiliğin akla son derece önem vermesi ve ona dinde büyük bir alan ve hakimiyet gücü açmasıdır. O kadar ki Maturidi mezhebinin kurucusu olan Ebu Mansur Maturidi, yazılan ilk Sünni kelam kitabı olan Kitabu’t-Tevhid adlı eserinde aklın Kuran’a değil Kuran’ın akla hizmet etmek için gönderildiğini bile açıkça söylemiştir. 

Diğer yandan bazı Hanefiler ise benzer gerekçelerden dolayı Sünni olmayan bir kelam mezhebi olan Mutezile mezhebini tercih etmişlerdir. Bunlardan biri de Tuğrul Bey’in veziri Kundurî’dir. Türklerin İslam’a girdiği ilk dönemlere rastlayan bu dönem, Kundurî’nin Hanefi olmayanlara karşı uyguladığı bazı sert muamelelerle meşhur olmuştur. Bunun neticesinde Hanefi olmayan halk ile devletin arası açılmış ve birtakım sıkıntılar baş göstermiştir. Sonrasında tahta geçen Alparslan, veziri Nizamülmülk’e durumun nasıl lehine çevrileceği hususunda danışmış ve Hanefi olmayan halkın ve Arapların desteğini almak için ve Mısır’da kurulan Şii Ezher Medreselerine karşı hamle yapmak için Nizamiye Medreselerinin kurulmasına karar vermiştir. Bu medreselerin ismi de bu vezirden gelmektedir. Bu medreselerde Eşari olmayanların müderrislik yapmaları yasaklanmış ve başına önce Gazzali’nin hocası Cüveyni, sonra Gazzali getirilmiştir. Bunun üzerine Türkistan’daki Maveraunnehir Hanefileri bir karşı bildiri hazırlamış ve böyle bir medresenin hakikate vurulmuş bir zincir olacağını beyan etmişlerdir. Peki kim bu Maveraunnehir Hanefileri? Az sonra gelecek. 

İlk bakışta garip gibi görünen bu durum işin iç yüzünü bilen birisi için aslında gayet normal bir durum. Çünkü Hanefiler her ne kadar kelamda Maturidi olsalar da kelam ilmini önemsemeyen bir toplumda bunun nasıl bir karşılığı olabilir ki? 

Evet, “İbn Sina’dan sonra” Hanefilerin içinde kelam ilmini önemseyenlerin sayısı gerçekten de azdır. Çünkü Hanefiler ya fıkıh ilmine yoğunlaştıklarından dolayı teorik ilimlerle hiç ilgilenmemişlerdir ya da teorik meseleleri kelam gibi cedeli bir ilimde değil felsefe ve tasavvuf gibi burhani ilimlerde ele almışlardır.

“İbn Sina’dan sonra” ibaresinin neden tırnak içinde olduğunun anlamı da budur. Nasıl ki İbn Sina’nın etkisinden sonra Eşari mezhebi bir dönüşüm geçirmiş ve Fahreddin Razi ile beraber artık müteahhir kelamcılar olarak anılan filozof kelamcılar (veya kelamcı filozoflar) ortaya çıkmış ve bu kelamcılar kendilerinden önceki kelamcıların birçok görüşüne muhalefet ederek filozofları haklı bulmuşsa; aynı şekilde Maturidiler de İbn Sina’dan sonra dönüşüm geçirmiş ve bu dönüşüm Eşarilerde olduğu gibi kelam ilmindeki yaklaşımlarının değişmesiyle değil teorik ilimlerin ele alınacağı ilmin tamamen kendisinin değişmesiyle ortaya çıkmıştır.

Böylece felsefe ve tasavvuf Hanefilerin teorik ilimleri ele aldıkları ilimlere dönüşmüşlerdir. “Müteahhir Eşarilerin mütekaddim Eşarilere nispeti ne ise Hanefi Filozofların ve Hanefi Sufilerin mütekaddim Maturidilere nispeti de odur.” O halde kendisi de bir Hanefi olan İbn Sina’nın Hanefiler üzerindeki etkisi çok daha köklü olmuştur ve kelam ilminin Hanefiler arasında önemini kaybetmesinin temel sebebi de bu etkidir. İbn Sina’nın kelam ilmini -burhan değil cedel metoduna dayandığından dolayı- cüz’i bir ilim olarak görmesi ve fıkıh ilminin aşağısında konumlandırması da bunu destekler niteliktedir. 

Dolayısıyla Alparslan, toplumda zaten pek bir önemi kalmayan bir ilmin mezhebinden vazgeçiyor ve tahtın siyasi çıkarları adına en azından kendisine müttefik sağlayacak bir mezhebin yayılması için mücadele ediyor. Bir devlet başkanı genelde böyle davranır. Aynısını ilerleyen yazılarımda da açıklayacağım üzere Yavuz’da da göreceğiz. 

O halde bazı Hanefiler kelam ilmiyle hiç ilgilenmemiştir. İlgilenmemiştir derken ya hiç ilgilenmediklerini kastediyorum ya da benimseyerek ilgilenmediklerini ama eleştirerek ilgilendiklerini kastediyorum. Buna göre bu kısım da ikiye ayrılır. Bir kısım, teorik ilimlerle hemen hemen hiç ilgilenmeyen veya yüzeysel olarak ilgilenen, daha çok fıkıh üzerine yoğunlaşan ve Maveraunnehir Fukahası olarak bilinen gruptur. Diğer kısım ise hikmet ilmiyle ilgilenen Farabi ve İbn Sina gibi çoğunluğu Türk ve Hanefi olan Filozoflar ve Davud Kayseri, Molla Fenari ve Molla Cami gibi Osmanlı Sufileridir. İşte bu Fakihler ve bu Filozoflar Maveraunnehir Hanefileridir. Daha sonra bu ikisi Anadolu’da birleşerek Osmanlı topraklarında Sufi Hanefiliği oluşturmuşlardır ki onlar da son zikrettiklerimdir. Osmanlı Devleti’nin ve toplumunun temel yapısı da bu Sufi Hanefilik üzerine kurulmuştur. 

İbn Arabi tasavvufunun İbn Sina felsefesi üzerine kurulu olması da göz önünde bulundurulacak olursa bunlar daha iyi anlaşılacaktır. Fakat bunu göz önünde bulundurabilmek için İbn Sina ve İbn Arabi çevresinde gelişen ilmi çevreyi; resmi ideolojiye daha iyi hizmet edebilmek için ilme ve hakikate karşı olan sorumluluklarını şöhrete ve paraya satmış televizyon ilahiyatçılarının ve kömürlük altı tarikat ve cemaatlerin sofistik zırvalarından değil bu düşünürlerin bizzat kendi eserlerinden yola çıkarak okumak lazım. Bu konuya şimdilik girmiyorum yoksa elimden bir kaza çıkacak. 

Özetle;

1-) Hanefilerden bazısı Sünnidir ve kelamcıdır. Bunlar Maturidilerdir ve İbn Sina’dan sonra önemlerini yitirmiş ve yerlerini Hanefi Filozoflara ve Hanefi Sufilere bırakmışlardır. Hatta Sünni ve Hanefi bir devletin baş müderrisi olan Gazzali’nin hiçbir kitabında Maturidilerin isimleri de fikirleri de anılmaz. Gazzali yalnızca belirgin bir örnek olduğu için onu zikrediyorum. Yoksa başkalarının kitaplarında da zikredilmez. Örneğin Fahreddin Razi de Maturidilerle girdiği münazaralarda onlardan “Maveraunnehir Fukahası” diye bahseder.

2-) Bazısı Sünni değildir ve kelamcıdır. Bunlar Muteziledir.

3-) Bazısı Sünnidir fakat ilahi hakikatlerle ve teorik ilimlerle işi yoktur. Sadece dünyadaki olaylarla ilgilenirler ve onların ilgisini çeken yalnızca dünya hayatı ve onun nasıl yaşanacağıdır. Allah’ı tanımak gibi bir dertleri yoktur. Esasında Allah’ı tanımak istemezler ve ilahi hakikatlerden bahsedildiği zaman rahatsız olurlar. Bunun yerine kendilerini kuyuya düşen hayvanın büyüklüğüne göre kuyudan kaç kova su çıkarılacağıyla meşgul eder ve akıllarını Allah’ı, sıfatlarını ve fiillerini düşünmek gibi korkunç bir felaketten muhafaza ederler. Bunlar Fıkıhçılardır. (Fukaha)

4-) Bazısı Sünnidir ve gelişmiştir. Bu yüzden teoriyi cedel seviyesinin üstüne çıkamayan kelam ilmi dışında bir ilimde ele alır. Bunlar teoriyi tasavvufta ele alırlarsa Ekberi Sufiler, Felsefede ele alırlarsa Meşşai Filozoflardır. Filozofların ve Sufilerin oluşturduğu bu kısım, yapay müdahaleler hariç tutulacak olursa tarihte teorik ilimlerle ilgilenen Hanefilerin asıl kısmıdır. Fakat bugün nerede bu Hanefiler? Bir sonraki yazıda.

Bir Cevap Yazın