Okculuk Dinî Bir Uğraşı mıdır?

necmeddin-okyay-yay-gerimi

Aslında bu mesele hakkında bu soruyu sormak bile abesle iştigaldir. Hatta kaynaklar hakkında yeterli bilgi sahibi oldukdan sonra böyle bir iddiada bulunmak gülünç gelecekdir. Ancak, bir meselenin hakikat olması insanların o konuda akis görüş beyan etmesine engel olmaz. Okculukda da durum malesef böyledir. Belki, din ve inanç konusunda travmatik yaklaşımları olan kişilerin olumsuz tavrı anlaşılabilir. Yani okculuğun dinî yönü olmasından hoşlanmayan yahut okculuğu dini bir uğraşı olarak gören ya da icra edenlerden hoşlanmaması yanlış görülse de bir açıklaması olabilir. Fakat, “okculuğun dinî yönü yokdur” veya “okculuğun dinî yönü Osmanlıların uydurmasıdır” gibi gerçekle uzakdan yakından bağı olmayan, hatta görüşü ileri sürenin cehaletinin derinliğini de gösteren görüşlerin bir açıklaması olamaz. Okculuğun dinî yönünü sevmemek, onaylamamak yahut kabul etmemek başkadır, bir gerçek olan bu yönü “aslında yok” diyerek olandan uzaklaşmak başka.

Bu mesele hakkında yeterince yazılıp çizilmişdir, bu sebepden aynı şeyleri tekrarlamaya niyetim yok. Ancak malesef ki bu konuda yeni kalamlerin yokluğu ya da var olanların sümsüklüğü beni bu tür bir “yeni” bir tekrara yönlendirdi. Zaten amacım da bu konudaki dinî mülahazaları, uzman görüşlerini, ayet ve hadisleri dile getirmek değil. Görece kısa, günümüz dilinde bir savunma ve eleştiri yazısı yazmakdır. Yazmak istememin bir sebebi “seküler” eğilimli okcuların hezeyanları ise, bir diğeri de seküler olmayanların bu meseleye yaklaşımdaki cehalet ve yüzeyselliğidir. Uzatmadan başlayalım:

Okculuk neden dinî bir uğraşıdır? diye sormadan evvel, “dinî bir uğraşı mıdır?” demenin sebebi, bu konuda kuşkucu yahut doğrudan inkarcı yaklaşımların yaygın olmasındandır. Bu yaklaşımlara -tıpkı onlar gibi- doğrudan inkarcı ve peşin hükümlü yaklaşmak yerine sıfırdan bir karşı görüş oluşturmak en doğrusu olacakdır.

Kanıt ve kaynak sunmazdan evvel, karşısında durduğum görüşün bazı yaklaşımlarını dile getireyim.

  1. Seküler Ayak Takımı Yaklaşımı:

Bu tür bir yaklaşım kişinin tamamen sosyal arka planı ile ilgilidir ve herhangi bir kanıt veya kaynak ileri sürmeksizin okculuğu dini bir mesele olarak görenleri duygusal olarak eleştiri veya kötüleme niteliklidir. Yazının başında da söylediğim gibi bu “gerekcesi anlaşılabilir” bir yaklaşımdır ve kanıttan ziyade dünya görüşüne yaslandığı için tartışma konusu yapmayacağım.

2. Osmanlıcı Yaklaşım:

Bu görüş de okculuğun dini yönünün bir “Osmanlı Naifliği” olduğudur. Yani okculuğa dini bir bakışı Osmanlılar getirmişdir. Yazının ilerleyen bölümlerinde bu konudaki örneklerle bu görüşün bir yanılgı olduğunu göstereceğiz. Bu görüşe sahip kişilere göre Osmanlıdan önce okculuk dinî bir uğraşı olarak görülmemiş, dinî kaynaklar veya kişiler tarafından söylenenlerle yapılanlar da bir teşvik niteliğindedir. “Okculuğun, Yaycılığın, ok yapımının ve hatta zihgirciliğin bir pirinin olması Osmanlıdan önce yokdur. Bunlar Osmanlının ortaya çıkardığı düşünce ve “yanılgılardır” ki, bu da okculuğun öyle olmadığının ispatıdır.”

Dile getirmeye değer bulduğum ve aslında en ciddi yaklaşım da, Osmanlı okculuğunun dinî bir uğraşı olmadığını terminolojiyle açıklayanıdır. Ancak en ciddi olan bu yaklaşımın delillendirme ve temellendirmesi gayrıciddidir. Bu yaklaşımın esas temeli de aslında bu görüşe sahip kişilerin “seküler” bir dünya görüşüne ve yaşantıya sahip olmasıdır. Anck bu sebep tek başına geçersiz bir görüşe temel olamaz; sistemli ve gerekceli, gayet doğru görüşler de edinilebilir. Bu görüşü gayrıciddi bulmamın nedeni “seküler” olması değil, kaynakları kullanış (ve hatta kullanmayış) biçimiyle yorumladaki hatadır. Bu görüşün en güçlü savlarından birisi, Osmanlıdaki bir terminolojik ayrım iddiasına dayanır: Osmanlıda dinî meselelerde Arapca terimler kullanılırken, dinin alanına girmeyen konularda da Farsca terimler kullanılır. Okculukda da Farsca terimler Arapcadan fazladır ve demek ki, okculuk dinî bir mesele değildir. Bu şekilde özetleyebileceğim bu yaklaşım sonuca ulaşma bakımından basit ve ilkel olsa da, mantık kuralları çerçevesinde tutarlıdır. Basit ve ilkel diyorum çünkü bu konudaki tonla kaynağı inceleyip öyle konuşmak varken bu bir kenara bırakılarak Osmanlı kültür ve düşünce dünyası hakkındaki başka bir yanlış anlamadan yeni bir tanesi çıkarılmışdır. Osmanlıda böyle bir ayrımın gerçek manada bulunmadığını söyleyip meseleyi tartışmayı sonraya bırakıyorum.

İlkin söylediğim yaklaşımı tartışmaya değer bulmadığımı yazdıydım. İkincisinden başlayalım: Osmanlıda okculuğun piri olarak anılan sahabelerin daha evvelce -yahut tarihsel olarak- böyle bir tasarrufu bulunmadığı görüşüne katılıyorum. Bu konuda adı verilen kişiler bu konuda birer teşvik, örnek konusu edilmiş ancak okculuğu bir zincir halinde Osmanlıya kadar getirecek bir kurumsallık var olmamışdır. Zaten bu yaklaşımın yanlışı da bu kısmında değil, okculuğun dinî bir mesele olmayışını bu “yan sebebe” dayandırmasındadır. İlk olarak, bu “pir” atama meselesi okculuğa mahsus değildir, ve Osmanlıların bir yanlış anlaması da değildir, çünkü Osmanlıdan önceye dayanır. Pir atama meselesi Ahilik teşkilatının bir geleneğidir ve okculuğa girmesi de Ahilik sayesindedir. Bu meselenin Ahilik dönemi ve öncesindeki köklerini tartışmaya açmıyorum, konumuzun dışına çıkmayalım. Ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için ok, yay ve zihgir üretimlericiddi birer mesleki uğraş olması ve de örgütlenme gerektirdiği için Osmanlı lonca teşkilatına dahil olmuş, ve Ahilikdeki pir kabul etme meselesi de muhtemelen loncalar döneminde olmuşdur. Ahilik döneminde öylesine örgütlü ve kalabalık bir okculuk esnafının varlığı konusunda malumatım kıt olduğu için loncalar döneminde olması bana daha makul geliyor, konuyu uzmanına bırakalım.

Bu yaklaşımın esas hatası, pir atama meselesinin okculuğun dinî olmadığı görüşüne dayanak yapmasındadır. Bu geleneğin okculuğa has olmadığını yukarda söyledik. Ancak bu, tek başına okculuğu din dışı yapmaz. Sadece, sahabeden Osmanlıya gelen zincirin kurumsal olmadığını gösterir. Ayrıca Osmanlılarda ve Ahilikde de bu zincir gerçek bi kurumsallıkdan çok manevi bir bağdır, ancak zamanla gerçekmiş gibi anlaşılmaya başlamışdır.

Tek ciddi eleştiri olarak gördüğüm üçüncü yaklaşım ise daha başdan kendini çürütmekdedir. Yani Osmanlıda bir seküler-dinî terminoloji ayrımı bulunduğu. Bazı alanlarda kısmen böyle bir ayrıma gidilebilir. Mesela balık isimleri ağırlıklı olarak Rumcadan, Denizcilik terimleri İtalyancadan… gibi. -dan ekiyle veriyorum çünkü bir kelimenin bir dilden gelmesi kökenbilimde o kelimeyi o dilden çıkma yapmaz, kökenine bakılır. Bu işin ehli uzmanların da dile getirdiği gibi, Türkce Arapcadan bir söz alırken bunu ağırlıklı olarak Farsca yoluyla almışdır. Hatta Bahaeddin Ögel de çalışmalarında, günlük Türkcedeki Arapca sözlerin önemli bir bölümünün Türkler hala Ortaasyadayken Türkceye girdiğini göstermişdir. Yani, İran’dan, Fars dili konuşan Soğd, Tacik ve Farslar arasından geçerek. Bunun sonucunda da dinî ve tasavvufî terimlerimizin çoğu zaten Farsca damgası taşımakda, hatta hiç de azımsanmayacak bi bölümü de zaten Farsca sözlerden oluşmakdadır. Namaz, oruç, abdest, halvet der-encümen… örnekleri uzata uzata gidebiliriz. Bunun yanında tövbe, salat selam, dua gibi terimler de Farsca üzerinden ve Farsca sesi kazanarak Türkceye girmişdir. Özetle, Osmanlıda ve onların öncülü Türklerde böyle bir ayrım yokdur. Okculukda hele hiç yokdur. Bir çırpıda onlarca Arapca terim sayabiliriz: Kabza, kavs, menzil, darb, kavi (yay)… gibi. Bu sözler de tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi ağırlıklı olarak Farsca süzgecinden geçerek girmişdir. Memlük eserleri çevirip okculuğa kazandıran Osmanlı müelliflerinin ısrarla bazı Farsca terimleri kullanması da buna ayrı bir örnekdir.

Üç görüşden ikisinin belli başlı yanlışlarını ortaya koyduk. Şimdi de karşısındaki görüşü -kendi görüşümüzü- yazalım.

Sünni İslam coğrafyasındaki bütün -ama bütün- okculuk eserleri dine referanslarla başlar. Arapca, Türkce farketmez. Sünni diyorum çünkü elimde Şii tandanslı bir kaynak malesef yok. Ancak Afganistan’dan Mısır’a kadar hemen hem tüm İslam coğrafyası aynı tip okculuğun ve üç temel ekolun tesirindedir, bunu Şii kaynaklara da şifahen genellemek çok hatalı olmayacakdır. Bu referanslar da birer tavsiye olmakdan çok kesin hükümlüdür. Okcuların romantik yorumlarından değil, direk dinî otoritelerin görüşleriyledir. Yukarda iken hadis ve ayetlerden bahsetmeyeceğimi, bunların zaten kaynaklarda uzun uzun yazılıp sonuca bağlandığını söylediydim. Bu konud sadece şunu söyleyebilirim, Kuranda ok ve yaydan bahseden ve bunu emreden birkaç ayet vardır. Hadislerde de okculuk için bir “ibadet” tabiri kullanılmışdır. İslamda ihlasla ve Hak rızası niyetiyle yapılan her helal bir ibadetdir elbet. Okculuk da zamanının önemli bir savaş ihtiyacı olduğu için farz-ı kifayedir, dolayısıyla ibadet diye nitelendirilmesinde bir olağandışılık yok. Ancak, okculuğu ibadet diye niteleyen hadislerden anlaşıldığı kadarıyla binicilik, kılıç talimi, yüzme gibi uğraşılara aynı yaklaşılmamış, okculuk hepsinden bir adım önde ve ibadet gibi tarif edimişdir ve din uleması da bunu farklı yorumlamamış, aynı görüşü tekrarlamışdır. Dananın kuyruğunun kopduğu yer de burasıdır zaten. bundan sonra Memlük, Osmanlı Babür yahut Çağatay eserlerinin okculuğu bir ibadet gibi gördüğünü söylemek ihtiyaç fazlasıdır. Ancak kanıt getirmek, okculuk yapanların bizzat bakışını göstermek açısından önemlidir. Yani okculuğu ibadet gibi görenler okcuların kendisi değil, bizzat din otoriteleridir. Hz. Peygamberin en büyük dini otorite sahibi insan olduğu görüşüne katılmayan (muhtemelen kendisi daha büyük otorite olduğu için!) salyangozları hesaba katmıyorum, yukardaki ilk görüşle aynı kefede değerlendirme eğilimindeyim.

Bunların yanında, okculuğun dini yönüne verilen önemin ateşli silahların yaygınlaşıp harp sahasını ele geçirmesine bağlayan da bir görüş vardır. Ben de uzun süre bu görüşdeydim. Ancak kaynak sayısı ve bilgi artışı sağladıkca bunun da bir bilgisiz peşin hüküm olduğu tecrübesini edindim. Hatta bunu ilk olarak lisans bitirme projem olan bir eserde, Giritli bir müderrisin (medrese hocası) ok ve binicilikle ilgili dinî meseleler hakkında yazdığı kitapda “okculuk bir ibadetdir” ibaresini gördüğümde fark ettim. Kendisi bir okcu değil, din alimiydi ve bunu harp sahası dışında, bahis-yarış meselesinde ele alıyordu. Daha sonra 16-17. yüzyıl öncesi eserlerde de gördüm ki bu yaklaşım yeni değil, aksine yeniler eskilerin taklitcisi konumunda. Mesela Oğuz Türkcesiyle yazılan önemli eserleden Hülâsâ’da (Evet, bu eser yaygın algının aksine Kıpçak değil, Oğuz Türkcesiyledir. Bu da ayrı bir yazı konusu olsun), Üstad Tayboga’nın muhteşem Tabsire’sinde, Tarsuslu Ali’de, ve diğer Arapca kaynaklarda bu böyledir. Hatta eski ustalar bu görüşe ilave olarak okculuğun “bir ibadet imişcesine titizlikle ve ritüalize ederek” yapılmasının öneminden bahseder. ancak o zaman her hareket doğru, etkili ve sürekli olarak yapılabilir ve ancak o zaman, “fâris” yahut “cündî” olunabilir. Aksi durumda zaman ve emek kaybından öte geçilmesi mümkün değildir. Yay her vakit sol elle alınır, kurdukdan sonra ve yasmazdan evvel öpülür, kabza hep aynı titizlikle ve sıkıca tutulur (Kâni Efendinin kabza tutma konusunda farklı görüşleri olsa da “gevşek”den maksadının “gevşerek” demek olduğunu, yani diğerleri kadar sıkı olmasın demek istediğini düşünüyorum), hedefe hep aynı durulur, her okda nefes çekilir ve her salışda nefes verilir…

Son olarak, İslam, okculuğu dinî kabul eden tek inan sistemi değildir. bu konuda Hindistan, Çin ve Japonyanın çok köklü gelenekleri de birazcık bilgili herkesce bilinmekdedir. Örneğin Japon Atlı Okculuğu diye bilinen Yabusame aslında çok titizlikle ve sıkı ritüellerle yapılan dinî bir ayindir. Eski Türklerde ve Moğollarda okculuğun dinî inanışlarla sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemeye bile gerek yok. Hatta bu sebepden okculuğu İslamda ibadet sayanların sadece Türkler olduğunu düşünenler de var, yukarıda tartışmaya gerek duymadım. Elbette, İslamın okculuğa bakışını tartışırken Şintoizm ya da Budizmi kaynak göstermek lüzumsuz olacakdır, ama bundan maksadım kaynak göstermek değil, bu görüşe sahip olanların dünyada yalnız olmadığı, bir acayiplik sergilemediği gerçeğine dikkat çekmekdir. Uzun lafın kısası, okculuk başıyla da sonuyla da dinî bir uğraşıdır, bir ibadetdir ve o titizlikle yapmak güzeldir. Kimse böyle yapmak zorunda değil, ancak sırf paşa gönlünün hoşuna gitmedi diye meseleyi değişik mecralara çekmek, özellikle bunu yanlış kanıt (eğer kanıt varsa) ve yanıltıcı sözlerle desteklemek okculuk sahasına yarar sağlamakdan çok gerçekleri çarpıtma çabasıdır. Vesselam

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.