Türkler Geri Zekâlı mı?

Türkçeden zekayı çıkarsanız ne kalır?

Hiç!

Önce muhatap zekasını yitirdik. Muhatabın zekasına güvenmiyoruz. Söylenmeden anlaşılacak her şeyi cümlelerin orasına burasına sokuşturmaya başladık. Oldu yamalı bohça. Yetmedi, konuşan zekasını da küfelik ettik. Artık konuşan zekasız konuşuyor, dinleyen zekasız dinliyor. Mevlana’nın Filini gözleri bağlı yoklayan cahillere döndük.

-Fil nedir?

-Battaniyedir!

-Hayır, fil sivri değnektir!

-Olur mu canım, fil hortumdur!

Olmaz. Fil fildir! Onu bağlı gözle yoklayıp tarif edemezsiniz. Elinizden çok büyük, görmeniz lazım.

Türkçe de Türklerin fili… Gördüğümüzden, yoklayıp keşfettiğimizden çok çok büyük. Gözümüzü açıp bakmadıkça tırnağıyla kuyruğuyla oyalanıpduracağız.

Ernest Heminvey’i bilirsiniz. Yazdıklarının buz dağı gibi olduğunu söylermiş.

Söylediklerinin söylemediklerine kefil olduğunu… Ya da okurun söylenmeyenleri anlayacağına güvencini…

(Hayır, “okurun söylenmeyenleri çıkarsayacağını” değil. Türkçede öyle bir kelime yok bir kere. Eski –sa –se eki istek bildirir. Susamak, görsemek…

Çıkarsamak? Çıkarmak olsa belki…)

Türkçe aşırı zeki bir dildir. Türkler de gayet zeki millettir. Gülmeyin, gerçekten öyle. Tabi zeka  daş değil, durduğu gibi durmaz. Bakarsan bağ, bakmazsan dağ… Şimdinin Türk’ü otuz sene evvel tozu dumana katmış madalyalı bir siporcunun ulusal basına evinde konuşan aşırı şişman hâli.

(Aşırı kilolu değil. Obez hiç değil. Bizde göte göt, şişmana şişman denir. Şişmanlar alınmasın, ben de çok ayarımda değilim. Fit mi? O ne ki…

Olmayan kelimelerle çok konuşmayın. İdmanı hayal etmeye benzer -egzersiz değil-. Çıkarsın açığa, yaparsın. İdman bu. Türkçe de böyle. Türk’çe konuşup zekice kullanırsan Türkçe. Yoksa eski günlerin hatırına selam verilen şişko. Hasta, dargın, yoksul, sağlıksız…

“Filanca nöğürdü, ben bakmazken neler dedi? diye interneti kurcalarken göredüştüm: “Size sözüm olsun, bir oğlum daha olursa ad olarak kendisine sizin isminizi vereceğim.”

Neresinden tutsan elinizde kalır: “Ad olarak kendisine sizin isminizi vereceğim.”

“Adınızı vereceğim?” Olmaz mı? Hayır. İsminizi verecek de kimin ismini verecek? Sizin.

E peki ne “olarak” verecek? Belki zekat, belki oyuncak. Adam mafya babası, Allah muhafaza anlamazsa gözünüzü oyar.

Bir de kime verecek? Oğluna mı kızına mı? Karısına mı papağanına mı? Hafazanallah… Yapıştır “kendisini” ki herkes doğru anlasın.

Meramımı anlattım. Türkçe otağa benzer. Muhatapla konuşan zekası otağın keregüsüyle (iskeleti) keçesidir. Çıkar bunları, otağ kalmaz.

En iyi eğitim yaparak öğretmektir derler, biraz idman yapalım:

“Türkçenin içerisinden konuşanın ve onu dinleyenin zeka seviyesini ve anlayabilme kabiliyetini çıkarırsanız geriye ne kalır bilir misiniz? Bunların hiçbiri kalmaz, hatta Türkçe de kalmaz.”

Kaç kelime? Yirmi dört. Yazının ilk iki cümlesi altı kelimeydi. Dört katı. Üç katı fazlalık var.

Buz dağının sekizde biri görünür derler, yediye kadar yolu var! Tabi buz dağı teşbihinde söylenmeyenler başka mesele olabilir. Bunlar hep aynı. Buz dağı değil, yanına biriken çöp!

Yapalım: Buz dağı denizde olduğundan “deniz çöpü” gereksiz. Ya da:

“Kendisine buz dağı denilen [doğrusu: denen] ve okyanus yüzeyinde suyun donmasıyla oluşan milyonlarca yıldır var olan buzullardan kopup dolaşmakta olan çok büyük buz kütlelerinin etrafına insanların dönüştürmeyip attığı, attıkları yerden ya da toplandıkları çöp dağlarından yağmur, sel ve benzeri yollarla nehirlere, nehirlerden denizlere ve okyanuslara, yahut ırmak yoluyla olmadan yağmur ve sel dolayısıyla doğrudan denizlere ulaşan ve buralarda dev adalar haline gelen insan çöpü yığını.”

Kelimeleri sayın, karşılaştırın. Ya da:

“Yukarıda benim söylediğim kısa cümle ile arkasında örnek olarak vermiş olduğum cümlelerdeki kelimeleri ayrı ayrı sayıp karşılaştırın ve aynı anlamı nasıl bu kadar çok kelime farkıyla verebildiğimi görün.” Yüce ben!..

Türkçe fildir dedik. Fili karışlamak zor. Amma imkansız değil. Buz dağının ucunu görüp altında yedi kat daha öylesini hayal etmek gibi. Bir parça, bir parça daha… Yedi tane daha aynı ondan parça…

Buz dağı nedir bir kere bilindi mi daha da tarif istemez. Söyler geçersin. Türkçenin kelimesi az, manası çoktur.

Bir keresinde bir arkadaşın söylediği “wishful thinking” tabirini “hüsnükuruntu” diye düzelttiğimde  “ama o aynı değil” demişti. Hayır. Buz gibi aynı. İngilizcede, hatta çoğu dilde bu tip tabirler arasında kuyruğundaki kıldan burnundaki sümüğe kadar ayrıntılara dikkat edilir. O şu durumda bu bu durumda…Türkçeyse buz dağı teşbihinin ete kemiğe bürünmüşüdür. Ucunu gösterin, tabirin hangi hususiyeti kastettiği şıppadanak anlaşılır.

İç, üst vesaire… Bunların yer yön tarifini İngilizcede “in, on…” ile karşılarken Türkçede –de eki hepsini açıklar:

In the house: evde. (Evin içerisinde değil.)

On the roof: damda. (Damın üzerinde değil. Söz söylüyoruz, Bilal’e laf anlatmıyoruz!)
Into, unto, onto, upto… İngilizcede bunlardan geçilmez. Türkçede de ekten geçilmez ama eklerin hazırda yaptığını ilave kelimelere, tabirlere yüklemek gereksizdir. Adamlar mecbur. Biz değiliz.

E Biz geri zekalı mıyız?

Değilsek…Yolu çok. Görmenin en kolayı da şiirler. Özellikle Türkülerle eski ilahiler. (Halk ve tekke edebiyatı diyelim de buz dağının dibi anlaşılsın).

Ben şiirin geri zekalı söylenişini yazacağım. Gerisi sizin.

(Gerisi sizin’i neyin yerine söylediğim anlaşıldı değil mi? Türkçe de böyle. Muhtemelen hiç Türkçe bilmeyen Hemingvey emmi de böylesini kastediyor.)

Buyrun:

“Şu içerisinde yaşamakta olduğumuz dünyada benim hem kendim, hem de kendi gönlüm bir şeye oldukça çok şekilde yanıp o şeyden dolayı üzüntülere kapılmaktadır: Henüz genç yaşında iken, hayatının baharındayken, dünyayı tanımamış, onun içindeki nimetleri tadamamış, sevdikleriyle uzun on yıllar geçiremeyip bünyesinde barındırdığı kabiliyetleri memleketine yarar sağlayacak bir biçimde kullanamayıp da gencecik yaşında bir kazayla ölüverip gidenlere yanmaktadır benim gönlüm. İşte bu insanlar tıpkı henüz olgunlaşıp hasada ve harmana hazır hâle gelmeden, henüz taze ve yeşil olarak biçilmiş olan ekin gibidir. Eğer köyde büyüdüyseniz ya da belgesellerde gördüyseniz geleneksel tarım çok meşakkatli bir işlem ve süreçtir. Yemyeşil bir ekin hâline gelene kadar ne eziyetler ne emekler çekilmektedir ve o yüzden henüz saklanıp uzun ömürlü bir gıda ve tohum haline gelmeden önce biçilmiş olmaktadır. İşte bu da ekinin ve insan emeğinin değerini bilen için kaldırması çok zor olmaktadır.”

Muhtemelen çoğunuz daha ilk cümlede meramı anladı. Söz bundan ibaret olmalı. Kalanı hem yorar, hem bıktırır.

Uzun konuşan, meramını kısaca anlattıktan sonra dönüp dolanıp duran biriyim, o yüzden ilkin kendimden, dinleyenden bilirim. Tabi benimki dinleyen bulunca konuşmayı sevmekten.

Neyse. Herkesin kusuru kendine, şiire devam edelim.

“İnsanları arkadaş bilip gidip onlara güvenerek onlarla birlikte hayatımı geçirmeye başladım ve inanın bunu çok kere yaptım ama aslında hiçbiri gerçekten dostum olmadığını zamanla bana kesin şekilde göstermiş oldular. İşte o zamandan sonra anladım ki benim tek sadık arkadaşım siyah renkli toprakmış. Siyah renkli toprak bir mecaz olup eski Türk kültüründeki ruhların ölülerin ve korkutucu varlıkların barınağı olan toprağı kastetmektedir. Yani o eski insanların korktukları toprak aslında çok güzel bir dost ve arkadaştır. Boş yere o kadar çok uğraştım, insanlarla uğraşmaktan o kadar yoruldum ki ne ben anlatabilirim ne siz anlayabilirsiniz. Çünkü gerçekten de benim tek arkadaşım siyah renkli diye imgesel şekilde anlatılan topraktır.”

Saymakla uğraşmayın, burası 91 sözcük. Gerisi sizin…

Abartıyor muyum? Her gün böyle yazı okuduğumu söylesem?

Peki Türkler geri zekâlı mı? Tabi ki hayır.

Fili muayene ederken gözleri bağlı, buz dağından habersizler.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın