Bahçemiz

Çocukluğuma dair hiç bir şeyi özlemedim. Eski evimizin bahçesi hariç.
Bahçenin tam karşısında, sıradan güllere benzemeyen fakat ne zaman hayali gözümün önüne gelse içimi bir ferahlık kaplayan kırmızı bir sarmaşık gülü vardı. Dik duramaz, kendi başına hareket edemez, ve hemen yanındaki demirden direğe, dış dünyadan ödü kopuyormuşçasına sıkı sıkı tutunurdu. Bahar gelip de tekrar o ürkek neşesine yeniden kavuşmasını görmeyi çok severdim. Hemen ilerisinde uzanmaya başlayan portakal bahçesindeki portakal, mandalina, bergamut ve limon çiçeğinin iffetsiz kokuları, bu sarmaşık gülünün taze kokusunu bastırsa da, o yine dikkatleri çarpık dallarına ve Andalusia-vari açan çiçeklerine çekmeyi başarırdı. Kimi bahar sabahları, henüz yağmur yağdıktan sonra bunlara bir de aromatik bir toprak kokusu ferahlığı eşlik ederdi. Bahçede hemen sol tarafta, babamın hevesle diktiği iki kivi ağacı bulunurdu. Ben oynarken dişisini kırmıştım, erkek olanı da hayat arkadaşını kaybetmenin hüznüyle, diğer tüm sevdiğini erken kaybetmiş varlıklar gibi, bir daha asla filiz vermedi. Ölmedi ama yaşamadı da.
Bu iki kivi ağacına giden kısımda başka bir gül vardı. Rengi çingene pembesi olan ve aslında diğer tüm klasik gül türlerinden farklı olan bu gül, top top açardı, fakat hayatımda o kadar yoğun ve muhteşem kokan başka bir gül daha görmedim. Yaprakları yağ yapımında veya gül şerbeti gibi kimi gıdalarda kullanılabilecek kadar değerliydi. O köşede, bir saksının içinde oturur, her ailede bir tane bulunan çirkin ama dominant bir “yenge” gibi tüm bahçeye hükmederdi.
Bahçenin sağ tarafında ise, adıyla her zaman beni benden almış o limon ağacı bulunurdu: Yediveren. Diğer limon ağaçları yılda bir mevsim meyve verirken, bu ağaçta yılın her günü muhakkak limonlar bulunurdu. Sevgisi, enerjisi hiç tükenmeyen, cüsseli ama merhamet dolu bir kalbi olan adamlar gibiydi. Sonra onun da yanında, üzerinde kocaman sarı topları andıran meyveler çıkaran bir bergamut ağacı vardı. Bu ikisinin de ortasında, dallara asılmış bembeyaz bir gelinlik, zambak ağacı, süzülürdü. O kadar güzeldi ki, çocukken bile ona bakarken içimin acıdığını hissederdim. Aşırı süslü, aşırı güzel her şeyde olduğu gibi, ona da tuhaf bir hüzün vurmuş ve boynunu bükmüştü. Çiçekleri sarkık olduğundan mıdır nedir, gelinliğiyle yas tutan bir kıza benzerdi. Bazen bahçenin bu kısmında ay çiçekleri olurdu. Annem her Egeli kadın gibi bu ismi bilmez, ayçiçeğine bizdeki adıyla seslenirdi: Günaşığı. Güneş-aşığı. Bu günaşıkları, eğer sayıları çoksa, sanki yüzlerce sarışın çocuk kafalarını kaldırıp size bakıyormuş gibi hissederdiniz.
Bahçenin üzerindeki çardağı, sol tarafta, babamın Ege’deki şarap üzümü bahçelerinden yine binbir hevesle getirdiği bir asma kaplar, diğer yarısını da, sanki gökyüzünden Arş’ı Ala’ya bir delik açılmış izlenimi veren bir akasya ağacı örterdi. Tüm salkımları ayrı bir sanat eseri bu akasya, adeta bir tour-de-force, adeta bir gövde gösterisi gibiydi, ötelerden. Merhametli, ama süsünden taviz de vermeyen bir anne gibi diğer bitkileri kaplar, Ege’nin öte yakasında, ayrı düştüğü diğer akasya kardeşlerine selam gönderirdi.
Yeri kaplayan ebegümeçleri, tatlı yeşilli geometrik yapraklarıyla ısırgan otları, ve eğer mevsimiyse bunların içine nereden saçıldığı belli olmayan süvari kanı gibi serpiştirilmiş gelincikler, bu hikayeyi tamamlardı.
Evet, ben sadece bahçemizi özlüyorum.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.