Batu’ma

4223-matress-dinginlik-6194-950pxBatu’m, sevgili dostum,

Sana yazarken farkettim. Batu hiç de şairane bir isim değil. İnsan Batu’ma diye başlar mı bir mektuba? Batu diye biriyle dertleşmez insan, Batu diye biriyle sadece çıkılır, sokaklarda serserilik yapılır, sonra unutulur gider Batu kişisi. Batu’lar az biraz böyledir hep. İnsan yarasını bir Batu’ya gösterir mi? Hem “Batu’m” deyince insan, aklına önce şehir olan Batum gelir, bir Batu’ya benim demek değil. Hem kim bir Batu’ya benim der, değil mi?

İşte ben diyorum.

İffetli görünsün diye özellikle soluk desenlerden seçilmiş çekyatların üzerinde, belki de hayatım boyunca hep özleyeceğim uykuları uyurken, yanıbaşımda Küçük Prens okumanı, özellikle de, tilkinin evcilleştirilme kısmını okumanı unutmam mümkün mü sanıyorsun?

“Bir dost istiyorsan beni evcilleştir,” diye iki kere, üzerine basa basa, kumral saçlarını yüzünden savurarak okumanı. Sonra da evcilleştirdiğimiz şeylere karşı sorumlu olduğumuzu bana hatırlatmanı uzun uzadıya. Zaman zaman uyuyormuş gibi yapıyordum ki, başımı çevirip ağladığımı görmeyesin.

Ben aşıktım Batu’m. Hem de deli gibi. Kendi adımı unutup, kim olduğum sorulduğunda sadece onun adını söyleyecek kadar.

Aradan yıllar geçti, Batu’m. Aradan beş koca yıl geçti. Başkaları girdi çıktı hayatıma, ben o şehirden bu şehire, o ülkeden bu ülkeye savruldum. Sen çok iyi bilirsin, hani zenginler için şöyle yazmıştı biri “Üç kıtada diş fırçaları vardır.” diye. Batu’m, benim dört kıtada diş fırçam var. Sayısız şehirde “İşte orası benim,” dediğim köşem. Berlin’de, Belgrat’ta, Kahire’de, Şam’da, Amsterdam’da, Washington’da, Üsküp’te, Philadelphia’da, Baltimore’da, Prag’da, Szeczin’de. Adımı, ortadaki R harfini, okyanusları, atları, gökyüzünü peşisıra yuvarlar gibi söyleyenler oldu. Yüzüme bakıp, “İşte bu adam, hayatımı adayacağım adam bu.” diyenler, yürüyüp gidip, sonra tekrar dönüp gelenler, değiştirenler, değiştirdiklerim ve daha bir sürü şey, hepsi birer yıkık dökük hatıra olarak, sandıktaki yerlerini aldı. Ama Batu’m, hiç bir şey, sen bana küçük tilkinin hikayesini okurken, aklımdan ve kallbimden geçen acının yerini tutamadı.

Ben onu çok sevdim. Sırf ona benziyor diye peşini takip ettiklerim, sırf bazı harfleri onun gibi peltek söylüyor diye saatlerce dinlediklerim oldu. Hiçbiri fayda etmedi, her şey askıda kalıp unutulmuş, yıllar sonra da ele gelince “Böyle bir şeyim de mi varmış?” denilen, bir taraftan tanıdık, diğer taraftan da alabildiğine yabancılaşmış bir kıyafete dönüştü sonra. Ben büyüdüm, yüzümdeki ergenlik sivilceleri, yerine otuzların ışığına namzet bir adamın yüzüne bıraktı. Sakalın ve bıyığın bana yakıştığını farkettim, en azından yüzümü daha bakılası kıldığını. Spor yapmanın önemini, eski filmlerin güzelliğini, yakışıklı olmanın aslında pek de bir işe yaramadığını, ya da daha doğrusu, bunun kolaylıkla telafi edilebileceğini falan.

Başka şeyler de öğrendim, Batu’m. Bize belki bir kaç yüzyıldır dayatılan kocaman kocaman aşkların var olmadığını, “the one” diye içimize işlemiş, alnımızın yazısı bir kişinin gelip bizi kuyumuzdan çıkarmayacağını, bir yazarın dediği gibi, insanın sadece kendi kayığını kendi çektiği zaman ilerleyebileceğini. Bizi sevenlere karşı sorumlu olduğumuzu, hayatta belki sadece annemizin ve babamızın, ya da çocuklarımızın bizi karşılıksız sevebileceğini. İnsanın asla büyük konuşmaması gerektiğini ve hatta bir arkadaşımın deyimiyle, “İnsanın bu hayatta kendi sınav sorularını kendinin seçtiğini.” Sadece, başka birilerinin ağlayan başına omuz verdiğimiz zaman insan olduğumuzu. Çocukların gözlerindeki umudu ve ışığı. Pembe domateslerin tadını. Reçel yapmayı. Hangi hamurişinde hangi maya kullanmak gerektiğini. Karadeniz türkülerini, ve şairimiz Madak’ın deyimiyle “Acının ortasında acısız olmayı.”

Şimdi kaybetmişliğin, dibi görmüşlüğün verdiği bej renkli bir dinginlik içinde, çeşitli üniversite kürsülerinde, konferans salonlarında dersler veriyorum. Gençlere bilmediklerini öğretmek, kimi zaman kendilerinin bile farketmediği minnettarlığı onların gözlerinde görmek. Hepsi paha biçilmez şeyler hayatımda.

Bana bir şeyler söyle Batu’m. De ki mesela, bir gün yine, içindeki tek anlamın o olduğu vasıfsız bir odada, onunla uyuyabileceğimi mesela. Bir gün yine, mutfağında, salonunda, girişinde çıkışında onun çapraşık gülümsemesiyle karşılaşma ihtimali olan bir Hisarüstü evinde kalabileceğimi. Bir gün yine Namik’i ve seni akşam yemeğine davet edip size Cordon Bleu pişirebileceğim günlerin geleceğini. Senin Gökhan’ı yine korkutarak uyandıracağın, uykuluk yeme hikayemizin başköşeyi süsleyeceği günlere dönebileceğimizi. Senin tüm gece salonda kiminin adı THE BOOK OF SHIT” olan kitaplar okuyarak sızıp kalabileceğin, sabah seni tenis raketiyle uyandırabileceğim günlerin geleceğinin müjdesini ver bana.

O evde yine onun da gezinebileceğini söyle. Eliyle düzelttiği gözlüklerinin arkasındaki ıslak yeşil gözleriyle tekrar bana gülerek bir şeyler anlatacağını, beni hafiften alaya alacağını tekrar.

Lütfen bana bu iyiliği yap.

Küçük Tilki’n,

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.