Bir

Güzelliği öyle insanın içine neşe salan, havalara zıplatan, insanı ferahlandıran bir güzellik değildi. Tam tersine, görenlerin içi parça parça olur, yüreğine hançer saplanır, kendini paralayası, yere çarpılıp kafasını duvarlara vurası gelirdi. Önce ince bir sızı şeklinde başlayan o garip tutkunluk, yavaş yavaş büyür, kalbine otururdu. Kara bulutların gökyüzünü kaplayıvermesi gibi bir anda göğsünü kaplar, üzerine oturur, boğazını sıkar, nefesini keserdi bu güzellik. Onu görenler canlarını zor kurtarırlar, baktıkça bakılası gelen bu kanatıcı güzellikten kopabilirlerse, hayata, artık iç huzurlarını kaybederek de olsa, devam edebilirlerdi. Ne ona bakmak kolaydı, ne bakmamak. Yanında olmak da yakıcı bir ateşti, uzağında olmak da.

Sonra bir gün, onunkiyle tezat oluşturan başka bir güzelliğin, kırları, bahçeleri, sokakları bürüdüğü, rayihaların, cikciklerin, yeni bir uyanışı fısıldadığı bir bahar sabahı, üç yıldızlı otelin alt katındaki restoranda rastladım ona. Tabağına aldığı kahvaltısını yiyor, öteki elinde günün gazetesine göz atıyordu.

Bazı insanları görmek, sadece onları görmek demek değildir. Bir anda gözünüzün önünden, bir şimşek misali, tüm çocukluğunuz, tüm kırgınlıklarınız, tüm acizlikleriniz geçiverir. Ama bu acizlikler, bu dakikada, başka bir hüviyete bürünüverir. Onlardan utanmazsınız, çekinmezsiniz. Acziyetinizi, eksikliklerinizi, kusurlarınızı, cürümlerinizi urba diye giyinip, bu karşınızda duran cemâl karşısında kendinizden geçercesine bağrınmak, çağrınmak, yardım dilenmek, çırpınmak, ona meftun olup delirmek istersiniz.

Uzağında da olsam, hareketsiz kendisine baktığımı farkedince bir anda başını kaldırıp bana baktı.

Gözlerimizin karşılaşıp, hayatlarımızın kesiştiği o dakikada, neler geçmedi aklımdan.

Yürümeye çalıştım, imkansızdı. Gözlerimi ondan almaya çalıştım, sanki görünmez ipler, kafamı sabitlemiş gibiydi, muvaffak olamadım.

‘Je vous connais?’ diye sordu. ‘Sizi tanıyor muyum?’

Cümlesini başka bir alemde, başka bir evrende duymuş ve idrak etmiştim. Fakat aklım, doğduğumdan beri kafamın içinde taşıdığımdan emin olduğum yegane aklım, şu an teninin beyazlığı ile, saçlarının ve kaşlarının siyahlığı arasındaki tezatın ilahiliğindeydi. Bu iki renk, beraberce, başka bir dünyadan, güzelin asıl ve asil güzel olduğu, iyinin dört başı mamur, her sıfatın en mükemmel, en eksiksiz, en tam haliyle var olduğu bir alemden haber veriyordu. Ne mavisi bizim mavimiz gibiydi oranın, ne kırmızısı bizim kırmızımız gibi.

Huzur, üzeri kullanılmaktan kararmış bozuk paralara benzeyen bir huzur değildi orada. Mutluluk, detarjan reklamlarında heder olup gitmiş, gözalıcı bir sahtelikle parıldayan bir mutluluk değildi.

Zar zor “Non,” diyebildim. Non. Non. Onu çok sevdiğim bir arkadaşıma benzettiğimi söyledim ve iyi günler dileyerek masadan uzaklaştım.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.