Dem ile Bir Hikaye Sözleşmesi/ Düşüş

– Dur tamam çekme kolumdan. Binmem dedim ya sana, bu ısrar niye? Bak hem bu aletlere hiç güven olmuyormuş, geçen kızın birini fırlatıp öldürmemiş miydi? Eğleneceksek yerde eğlenelim, ne işimiz var fıldır fıldır yukarılarda. Tamam çekme beni. Gelmek istemiyorum, ölürüz kalırız Allah korusun. Yahu gencim ben, doyamadım daha dünyaya (billahi yalan).

-Bu kadar korkak olma allasen. Hadi beraber bineceğiz.

-Yahu bırak kolumu, bin-me-ye-ceğim. Canımı veririm gene binmem o şeye.

Sen hiç düşmedin sevgili dostum. Kolumu bırakmaman bundan. Düşmeyi en iyi ben bilirim. Düşmelerin biricik şahı. Bir o denize düşerim ben, bir bu göle. Hele de yeşil olanlara (Ama bir bilsen nasıldı?)

Bırakacak mısın artık kolumu? Hayır hayır, ısrar etmenin faydası yok, binmeyeceğim işte (Tren olmayan yerde insanın canı sıkılır). Bırak dedim, bırak (Onlar burada kalmazlar ki. Gelirler giderler, gelirler giderler). Bak ant verdim, binmem ben o şeye (Binsek de bizi uçursa götürse bu senin adı karalı şehir dediğin yerden, “Ben seni götürürüm, İstanbul’a bile götürürüm.” dese.) Bırak şu lunapark sevdasını dostum, gidelim o kafemizde Americano’larımızı içip birbirimize hep sustuklarımızı gene susalım (Keşke hep ondan bahsetsek, çatlayıp ortadan yarılıncaya kadar onu konuşsak.) Sonra kahvenin buğusuna takılsın gözlerimiz. Birimiz sorsun: “Neyin var?” Ötekimiz desin: “Hiç bir şeyim yok.” Yüzde zoraki bir gülümseme (Örtbas etmeyi de beceremem ki hiç, bu kıza da hiç yalan söylenmiyor). “Vallahi bir şeyim yok.” (Evet, soruyu yanlış sordun, neyin yok değil, kimin yok olmalıydı. Kim yanında değil, kim sana ait olamaz, manasında hani.) “Var var, bir şeyler var sende.” (Alelacele bohça dürer gibi bir yalan buluvermeli şimdi, hah, işle ilgili diyeyim.) “Ya ofis canımı sıkıyor, anlaşamıyorum kimseyle. Hem o kadar yoğun geçiyor ki günlerdir kendime gelemedim.” (Gelemeyen sadece ben değilim, o gelseydi ruhum ardısıra gelmez miydi?)

Kahveyle de kandıramayacağım seni. Binmek istemiyorum, neden bu ısrar? Git sen yalnız bin.

– Neden korkuyorsun anlamıyorum. Koskoca adamsın, korkacak ne var?

(Ama sen onun gözlerini görmedin!)

– Off ne kadar korkaksın. Ne ne istediğin belli oluyor, ne de neden korktuğun.

(Ne istediğim mi? Çok şey değil, sadece çamaşırlarımız aynı dolapta dursun isterdim. Sadece farkedilmeden dökülmüş bir şarap lekesinin temizleyeni ben olayım isterdim. Böyleyken böyle. Korkmakta haksız mıyım şimdi?)

Bak dostum, ben bu aletin kaç kat daha yükseğine bindim Bremen’de okurken. Günlerce kendime gelemedim (Değişen bir şey yok demek ki). Israr etme binmem.

– Koskoca adamsın, boyundan utan. Hadi gel bineceğiz, eğlenip inip gideceğiz işte. Yükseklikten insan bu kadar mı korkar şapşal?

Hayır dostum, bilemedin. yüksekten korktuğum doğru değil. Korktuğum, yüksek değil. Korktuğum, düşmek.

Düşüp de alay edilmek. Düşüp, bir tekme de en sevdiklerinden yemek. Sonra yanında durup parmaklarıyla göstere göstere gülerler, bilir misin? Engel olamazsın. “Herkes düşer” diyemezsin, aziz dostum, çünkü herkes düşmez. Düştüğünü, düşeceklerini zannettiklerin evlerinde çay demleyip misafir ağırlıyordur, yeni yemek takımlarını göstere göstere. Düşenler azınlıktadır. Düşenler, yanlarında Tanrı’yı bile bulamayacaklarını bilirler. “Şuna bakın nasıl da düştü.” diye kulak yırtan çığlıklar gelir etraftan. Dahası, düşmüşlüğün kirini ömür billah temizleyemezsin. “Şu Mehmet var ya, hani düşmüş olan?” diye bahsederler, böylece kalır adın.

Evet dostum, korktuğum yükseklik değil. Bunun adı yükseklik korkusu değil. Olsa olsa, düşmeklik korkusu.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.