Gidiş – I

Havalanında dış hatlar terminalinde yürüyordum. İşte yıllardır beklediğim an gelmişti, ve bu ülkeye bir daha dönmemek üzere, başka diyarlara uçuyordum.

Gerekli işlemleri tamamlamış, uçağın kalkmasını, ruhsuz demir havaalanı banklarında oturarak beklemiş, şimdi de gümrük kapısından çıkmak üzere, hep ötesinde beklenmesi ve zamanı geldiğinde de yalnız geçilmesi rica edilen sarı çizgilere doğru yürüyordum.

Aslında kazanmaya gidiyordum. Herkes böyle zannediyordu. Ama ben derinlerde, çok derinlerde, sarsılmaz bir inançla biliyordum ki, kaybetmiştim.

Attığım her adımda onun nefesini bir daha hatırlıyor, gülümsemesini görüyordum. “Güneşin doğuşu” dediğim bu gülümseme, bunu her söylediğimde bir kez daha gülümseyen bir gülümseme. Sol üst dudağının sağ tarafından daha da yukarı kıvrıldığı, asimetrik bir güneş doğuşu işte.

Hemen elimi sallayıp bu fikri kafamdan kovdum. Öyle ya, hatırlamamayı başarmak lazımdı. Sonra biletimi son defa tekrar kontrol etmek için cebimdeki belgeleri çıkardım. Henüz gümrüğü geçmeye gerek yoktu. Zamanım boldu. Şehirden kaçar gibi hızla havaalanına geldiğimden, vaktim vardı. Demir havaalanı banklarına geri dönüp, oturmdum. Bilette sorun yoktu. Gideceğim yerde yıllarca kalmama imkan verecek vizem, pasaportum ve sigorta belgeleri, hepsi eksiksizdi. Biletin içine konduğu havayolları markalı zarfa baktım sonra. Siyah yeşil karışık, oldukça gösterişli bir zarftı bu. Yeşili, yeşilin en tatlı, en doygun tonuydu. İnsanda altına girip dinlenme, gölgesine sığınma ihtiyacı hissettiren, koyu bir yeşil. Nasldı o dize. Gözlerin bir çığlık, bir yaralı haykırış. Mıydı neydi.

Uzak İstanbul ikindilerini, beraber uyanılan, beraber uyunan sabahları hatırlatan bir yeşildi bu. Açıldığında insanı çepeçevre kuşatan, zaman zaman nefessiz bırakıp zaman zaman da hayat üfleyen bir çift gözün yeşili. İşte yine o iki göz çöreklenip gelip oturmuştu zihnimde bir yerlere. Kendileri dışında her şeyi silip süpürerek.

Olmayacaktı. Kalkıp havaalanı içindeki pahalı kafelerden birine gidip oturdum. En azından burada, kitabımı açar, diğer insanları seyreder, bir parça kendime gelirim diye düşünüp sade kahvemi ısmarladım.

Oturduğum kafe beni daha fazla sıkınca, burada da oturmanın anlamsız olduğunu düşündüm. Ismarladığım kahveyi beklemeden parayı masaya bırakıp hızla kalktım. Etrafımda kimseye dikkat etmeden yürümeye başladım. Sadece o var diye, yıllarca tüm fırsatları reddetmiş ve bu koca şehirde kalmayı seçmiştim. “Yar senun sebebune da galdum İstanbullarda” dolandı aklıma. Yüzünden silinmesun, biçağumun yarasi çarptı sonra suratıma, bir yerlerden. O da hatırlar mıydı acaba beni? Onda da böyle derin bir yara izi kalmış mıydı?

Türkülerin sırası değildi.

Biraz önce yanından ayrıldığım gümrük kontrolüne yanaştım ve belgelerimi memura verdim. Yüzüme bir iki defa bakıp damgayı vurdu. Tak-kak.

Yürümeye devam ettim. Gümrüğü geçtikten sonra, içime çöreklenmeye çalışan, boğazımı elleriyle sıkmaya çalışan o tanıdık hüznü hissettim. Geliyordu. Bu sefer ben hızlı davranmalı, kaçmalıydım. Bu ülkeyi, her köşesi onun başka bir anısıyla dolu bu şehri terketmeli, beraber konuşup beraber sustuğumuz bu dili konuşmayı bırakmalıydım. Şehrin her sokağı nasıl onunla doluysa, bu dilin her kelimesi de onunla doluydu. Kelimelerin ortasını hafif hızlıca geçiştiren, peltek, kıvrak, mutlu olduğunda çatallaşan sesiyle. Onun kimi zaman Yunanca, kimi zaman da başarıyla taklit ettiği Rumeli aksanıyla söylediği türküleriyle doluydu bu dil. Ben seviyorum diye konuştuğu, yüklemleri fiilleri başa atan muhacir aksanı. İsteyım gelesın yanıma. İsteyım gitmeyesın te o ka. İsteyım bilesın severım seni ne çok.

Kimi zaman da, sırf benimle biraz daha zaman geçirebilmek için geç kaldığı ofisine gitmeden önce okuduğu şiirlerin diliydi bu dil. Hep o tanıdık dizede, gözlerinde parlayan harelerin kıvrışıverdiği kelimelerin dili. “Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.” derkenki.

Kafamı sallayıp aklıma gelen her şeyi bir hamlede dağıttım. Artık sınırı geçmiştim. Bu anıların ülkesinde değildim artık. Uluslararası Havacılık Kuralları Madde 13. Hava hudut kapılarında, aksi belirtilmedikçe, sözkonusu ülkenin açıkça yerleştirdiği sınırların ötesi uluslararası topraklar sayılır ve ülkenin bu topraklarla kendi toprakları arasında geçişe uygun gördüğü şekilde karar verme yetkisi vardır. Ya da bunun gibi bir şey.

Adımlarımı yavaşlatarak, fakat bu yersiz kararlılığımdan asla taviz vermeden yürümeye devam ettim. İlginç. Uzun süre bu sahneyi kafamda kurarken, dayanamam, geri kaçarım, oracığa yığılıveriririm sanmıştım. Öyle olmadı. Geri bile bakmak istemiyordum. Adımlarım daha kararlı, başım da daha dikti. Niyeyse. Sanki, zaten sokulmuş olan bir hançeri, sırf zevk için kendi elimle tutup daha da derinlere itmek, yaranın içinde çevirmek ister gibiydim. Hani neredeyse kahkahalarla gülecektim.

Bekleme peronuna yaklaştığımda, havayollarının görevlisi karşıladı beni. Güven veren davetkar gülümsemesi ile “Hoşgeldiniz.” dedi. “Uçağınızı beklerken ne arzu edersiniz?”

Kaşlarımı, anlamadığımı gösterecek şekilde havaya kaldırarak, ilgi dolu bir yüzle sordum:

“Sorry.” dedim. “Sorry, I don’t speak Turkish.”

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.