Neptunbrunnen

Taksi, büsbütün yabancısı olduğum bu şehrin ara sokaklarında dolandıkça ihtiyacım olan tüm gücü de yavaş yavaş içime dolduruyor. Havaalanından aldığım tek kullanımlık kartlarla Berlin’i arıyorum. Anneme geldiğimi haber veriyorum, Adrian’ın nasıl olduğunu soruyorum. Okula gitmiş çoktan, bu iyi.

Taksi penceresinden sokağı seyrediyorum. Yolculuk oldukça uzun. Bir taraftan taksiyi durdurarak para dilenen her türden, her kılıktan insan, bir taraftan kaç milyon insanın yaşamaya çalıştığı bu şehrin trafiği, ilerlememize engel oluyor. Taksici bakıp gülümsüyor, altın dişlerini göstererek. Dillerini bilmediğimi anladığından sadece gülümsemekle yetiniyor. Tüm sessiz harfleri bastıra bastıra bir kaç cümle söylüyor. “Şehrimize hoşgeldiniz,” gibi bazı kelimeleri seçebiliyorum. Adımı sorunca söylüyorum. Tekrar ediyor taksici. Yine aynı tanıdık telaffuz bu, yıllar önce Neptunbrunnen’in hemen dibinde, adımın ortasındaki “r”yi döndüren, çeviren, harman eden telaffuzun aynısı. O “r”de okyanuslar çalkalanıyor, arş lerzeye geliyor, ilk defa kendi adımı seviyorum. Alıp elime oynuyorum ismimi, yanaklarını sıkıyorum, havaya hoplatıyorum. İlk defa bana bu ismi zorla dayatan büyükanneme şükran duyuyorum. Hangi azize adandığını unuttuğum Berlin doğumevinde, doğalı bir dakika bile olmadan beni kucağına alıp “İşte, işte geldi.” diye adımı oracıkta koyuveren kadını, meğer ne çok sevdiğimi farkediyorum. Neptunbrunnen’de “r” sesi oynamaya başlıyor, öteki sesler de boş durmayıp bu kepaze raksa ayak uyduruyor. İlk defa adımda çiçekler açıyor, ilk defa, bu adın gerçekten bir ad olduğunu görüyorum. Seni nasıl çağırıyorlar, diye soruşu düşüyor aklıma sonra. Bir insanın adı istek, dilek demek olur da bu hayata karamsar bakar mı, deyişi. Taksi penceresinden şehir akıyor, balkonlarından yırtık pırtık elbiseler sarkan bir dizi apartman blokları geride kalıyor.

Adımı kimse senin kadar güzel söyleyemedi Al.

Taksi yol aldıkça bu ülke insanını anlamaya başlıyorum. Bu kadar rengin, eğlencenin, süsün püsün içine gizlenmiş başka şeyler olduğunu hissedebiliyorum. Danseden insanlar yol boyu, neşeleri başka bir matemi gizler halde. Renkler, sarılar, yeşiller, morlar, en çok da kırmızılar. Kırmızı yas demektir ya, bilmiyor muydun yoksa, diyen yazarı hatırlıyorum. Canlı canlı kırmızı. Kırmızı etekler, kırmızı güller, kırmızı kırmızı elbiseler.  Sevdiğinizi mi kaybettiniz, hemen dansa buyrun. Red mi edildiniz, boşver kuzum, iki etek salla, dertlerin savrulsun gitsin. Biz bilmez miyiz haram yasak nedir, bak iki topuk vur, hiç kalıyor mu dert mert. Bak acımı elime aldım, onu eğip büküp bir gül yaptım, başıma taktım Señor! Siz de öyle yapın. Meryem adına, acı da neymiş?

Taksi ara sokaklardan birine sapıyor. Sokak adına bakılırsa, bir kaç bina ötede durmamız gerekiyor. Üzerinde koca harflerle aile soyadları yazan restoranın önünde duruyor taksi. İçerisi müşteri dolu. Taksiye anlaştığımız kadar pesoyu verip teşekkür ediyorum. El çantamı alıyorum ve taksiden inip restoran kapısına yürüyorum. Üç nesildir aynı restoranı işletiyor ailem, küçük ama çok meşhurdur. Tüm Meksika bizi tanır. Gelsen ne severdin. Kapıyı açınca üzerine asılı minik ziller çalıyor. Garsonlar bir bakış atıyor önce. Uzaktan, restoranın mutfağa açılan en uzak köşesinden iki iyi siyah zeytinin bana baktığını hissediyorum. Unutmuş olamazsın, değil mi?

Boş bir masaya oturup birilerinin gelmesini bekliyorum. Restoran içinde adım yankılanıyor. Tanıdık ayak sesleri hızla bana doğru yaklaşıyor.

“İsa adına.” diyor, karşıma geçip. “Lütfen bana rüya görmediğimi söyle.”

Sadece gülümsüyorum.

Binlerce cümleyi art arda sıralayarak karşımdaki boş sandalyeye oturuyor.

“İnanamıyorum, sensin, sensin. Nasılsın? İyi misin? Lütfen rüya görmediğimi söyle. Lütfen.”

“Rüya görmüyorsun, Al.” diyorum. Belki rüya zannetse daha iyi, diye düşünmeden edemiyorum. Ama gerçeğe rüya, rüyaya gerçek demenin kırk katlı günah olduğunu biliyorum.

İlk şokunu atlattıktan sonra hareketlerindeki canıtezlik yavaş yavaş kayboluyor. Beraberimde ne getirmiş olduğuma bakıyor. Küçük bir el çantası. Bir şeyleri sezer gibi yüzü buğulanıyor.

“Nasıl geldin?” diye soruyor. Nasıl yerine neden demek istediğini görememek için kör olmak lazım.

“Uçakla geldim tabii ki Al. Atlantik’te artık gemiyle seyahat edilmiyor.” diyorum gülerek.

“Kaç saattir yoldasın? Aç mısın? Sana ne ikram edeyim?”

“Sanırım 26 saat oldu.”

“Nasıl yani? Burada işin vardı ve onun için mi geldin? Tıp konferansı gibi bir şey olmalı değil mi? Ne kadar kalacaksın burada?”

“Senin için geldim Al,” diyorum. “Konferans falan yok.”

“Bunca yolu kalkıp gelmemeliydin.” diyor gözlerini kaçırarak. Elleri titriyor hafiften. Gafil avlamışım bu sefer, belli.

“Senin için geldim Al,” diyorum tekrar, “Al” diye imzaladığı tüm mektupları hatırlayıp. Beceriksizce kurduğu cümleleri, gündelik hayatını anlattığı kısımların arasına istemeden saçılıvermiş “Özledim.”leri, “Beni unutma, olmaz mı?”ları geçiriyorum aklımdan. Hepsi sadece bir kahve kreması kadar gerçek, en fazla. Bir kremadan daha ciddi değil hiçbiri, oysa.

“Nasılsın?” diye soruyorum. O cevap verirken başımı çevirip, açık restoran penceresinden dışarı bakıyorum. Kızartma yağı, toz, kalabalık, envai çeşit meyve sebze satılan kasalar, küfürler, dualar, yakarışlar kokan caddenin tüm havası restorana doluyor. İkindi kızıllığı, her şeyin üzerine yavaş yavaş dökülüyor.

“Siz Meksikalılar hep böyle misiniz?” diyorum, bir önceki soruma ne cevap verdiğini duymadan. Muhtemelen “İyiyim, çalışıyorum, iş, güç.” gibi bir şeyler geveledi yine beceriksizce.

“Siz Meksikalılar hep böyle misiniz?” Önce gülüyor uzun uzun. Basbayağı bir kahkaha bu. Zaman kazanmaya çalıştığını biliyorum. Gülerken adımı söylüyor bir kaç kere.  R’ler yine çark gibi dolanıyor. Altüst oluyor yer, gök, in, cin. “Adımı kimse senin kadar güzel söylemedi.” deyişimi hatırlıyorum ona, yine böyle bir akşamüzeri. Onun da aynı şeyleri hatırladığına eminim üstelik.

Vereceği cevabı beklemeden yine atlıyorum.

“Neptunbrunnen?”

“Neptunbrunnen.” diye onaylıyor. Biraz durup soruyor:

“Ne kadar kalacaksın?”

“3 saat kadar.”

“3 saat mi? Delirmiş olmalısın. Buna asla izin vermeyeceğimi biliyorsun, değil mi? Bu olanaksız.” diyor. Heyecandan bitap düşüyor sonra.

Kendini toparlayıp, söze giriyor:

“Beni 3 saat görebilmek için dünyanın öteki ucundan çıkıp gelmek… Hem de 3 saatliğine. Bu çılgınlık, biliyorsun değil mi? Mahvolmuş olmalısın. Berlin-New York, New York – Mexico City. Dinlenip dinlenmediğini bile anlatmadın? Aç mısın? Burada oturmak zorunda değiliz. Dilersen büyükannemlere gidelim, istediğin kadar konuğumuz olabilirsin. Hemen ilk uçakla geri dönmek istemen neden?”

Hepsine birden cevap verebilmek için nefes alıyorum önce. Bir taraftan karşı kaldırımdaki küçük kilisenin önündeki kalabalığı seyrediyorum. Yaşlı bir kadın, engelli torunuyla ve papazla konuşuyor. Yakarıp ondan dua etmesini istiyor besbelli. Akşam duası için hazırlanan hayat kadınları dikiliyor hemen yanlarında. Meryem’in kendilerini affedeceğinden emin hepsi. Tam tersine hayatlar yaşamaları kimin umrunda, sözkonusu merhametse eğer.

“Uzatmak anlamsız, direnmek de.” Sonra kendi söylediklerimin muğlaklığından rahatsız olup açıklıyorum. “Daha uzun kalmamın anlamsız olduğunu biliyorsun. Uzattığımızda nelerin olduğunu da. Ama seni görmem gerekiyordu artık, bu karşı konulmaz bir hal almıştı.” Buğulanan gözler. Koca koca zeytinlerin üzerinde minik damlalar. Kabuklarından çıkan kuşlar gibi aniden peyda oluyorlar gözlerinin etrafında. Koyu siyah, yavaş yavaş hareleniyor.

“Aç değilim,” diye devam ediyorum. “Ama bir kahveni alırım.”

“Her zamankinden mi?” diye soruyor. Başımı sallıyorum. “Bir Americano!” diye sesleniyor öteki garsonlara. “Şekersiz, sütsüz, kremasız.”

“Evlenmişsin. Kutlarım.” diyorum. Başını öne eğiyor önce. “Teşekkür ederim.” diyor usuldan.

“Biz Türklerde bir laf vardır evlenenlere. İki dünyada da mutluluk dilenir. Hem burada, hem de, bilirsin işte, ötekinde.” İlgiyle dinliyor her zamanki gibi. Karşı kaldırımda bir adam çığrına çığrına bir şeyler yakarıyor. Yürek parçalayıcı bir şeyler. Bayanlar baylar, diye başlıyor, tekrar tekrar. Gerisini anlamıyorum. Gidip ellerinden tutmamak için kendimi zor tutuyorum. Kahve geliyor.

Kahveleri içerken, Adrian’ı soruyor. Ailemi. Berlin’i. Neptunbrunnen’i. Tekrar Adrian’ı soruyor. Anlatıyorum. Sabahları onu nasıl uyandırdığımı, okula gönderdiğimi, gözlerinin iyiden iyiye siyah zeytinlere dönüştüğünü anlatıyorum. Çok güzel bir çocuk olduğunu söylüyorum. Şimdiden oturmuş bir karakteri olduğunu, arkadaşlarını, oyuncaklarını, gittiği okulu anlatıyorum.

“Neden böyle olduk?” diyor, başını sokağa doğru çevirip.

“Bunun cevabını en iyi sen biliyor olmalısın Al. Berlin’i terkedercesine bırakırken, beni ve Adrian’ı, başı ve sonu olmayan bir karanlığın içine fırlatırken bunun cevabını da düşünmüş olmalıydın. Şehrin her köşesine sinen anılarımızı teker teker koparıp atmaya, silinmez izleri silmeye çalışırken, Adrian’ın büyüyen ve sorgulayan gözleri için cevaplar düşünürken, başımı duvarlara her vurduğumda kalan kan izlerini her seferinde temizlerken, yanımda olmamamın cevabını bir tek sen biliyorsun Al. Ben hala bulamadım çünkü.”

Beyninden vuruluyor, kelimeler ağzımdan döküldükçe. Almanca konuştuğumuzu duyanlar kaçamak kaçamak bize bakıyor etraftan. Aléman, señor!

“Mutlu olmanı isterim, diyemiyorum sana Al. Eşin çok mükemmel biri, belli. Gözlerine yansımış iyiliği. Adrian’ı bile duyup kabullenmesi cabası, üstelik. Tanrı bazen böyle melekler yaratıp salıveriyor dünyaya. Ama sen. Mutlu ol, ya da olma. Dua hakkımı senin için kullanmayacağım.”

Hiç konuşmadan beni dinliyor. Omzu gitgide çöküyor. Kahveler, iki, üç, dört oluyor. Artık gitmek zamanı geldiğini hatırlatıyorum ona.

“Gitme.” diyor. Bu nidaya zaafım olduğunu adı gibi biliyor. Hem de başka ek, kök, kelime eklemeye gerek olmaksızın. “Gitme.” Bu kelime sek içilir. Yanına bir şey denilmezse makbuldür. Gitme, diyeceksin, o da gitmeyecek.

“İnsan gidebilmeli Al, hem de böyle gidişini süsleye süsleye, afili afili gidebilmeli.” diyorum. “Sevmeyeceksen eğer, sevilmek için can atmak niye? Nasıl diyordunuz siz veda ederken, hepiniz İsa’ya emanet.”

Bazı kelimeler, söyledikten hemen sonra kalkıp gitmeyi, kaybolmayı, saklanmayı gerektirir. Bu da onlardan biri işte, deyip çantamı alıyorum. “Elveda, Al”

Restoranın dışına çıkıyorum, arkamdan takip eden ayak seslerini duyup. Sokağa çıkıyorum. Şaşkın bakışları altında ilk taksiyi durduruyorum. “Aeroporto?” diye soruyorum, bir “si” tıslaması duyar duymaz arka koltuğa atlıyorum. O hala kalacağımı zannediyor. Arabanın çalışmaya başlamasıyla ellerini yanda sallayıp başını çeviriyor. Sen çaresizliği iyi bilirsin oysa, Al. Berlin’i terkederken yüzümde iyi okumuş olmalıydın. Ders gibi, hece hece, adım adım.

Yapılması gerekeni yapınca içe dolan boynu bükük bir zafer hazzı ile doluyorum. Bu his İbrahim’den beri aynı olmalı. Onu sana kurban etmek için ayırdım, bak bıçağı boynuna dayadım. Artık takdir senin, adı yüce Tanrı. Geldiğimiz yolları yine dolanıyoruz, akşam iyiden iyiye çöküyor. Gündüzü bir karnaval gibi yaşayan Latin’ler için akşam başka bir cümbüşe dönüşüyor. Sokaklar yine aynı, rengarenk acılar diziliyor balkonlara. Çığlık çığlığa matemler, doludizgin isyanlar ve hepsinin üzerine çöken koyu akşam.

Adrian okuldan dönmüş olmalı, şimdi uyuyor, hissedebiliyorum. Babam Neukölln’deki arkadaşlarını görmek için evden çıkıyor, annem çeyizlik gümüşlerini parlatmak için salondaki sallanan sandalyeye geçip Adrian’ın uyanmasını bekliyor.

Neptunbrunnen uzaktan gülümsüyor. Gözyaşı dökmeyi bırakmış, bilgece, kocaman kahkahalar atıyor. Arada adımı söylüyor, çekinmeden.

Neptunbrunnen artık yas tutmuyor.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.