REBEKA HANIM’IN PORTAKALLARI

Viyana’daki dostum Aysun’a, Milas Musevi Mezarlığı armağanıdır.

Portakal-AğacıAvuçlarındaki bir tutam saç, uzaktaki koyların ardından batan güneşten daha sarı. Köpüklerin fısıltısı, cansıkıcı, ruh boğucu, nefes aldırmayıp bir anda ferahlatan Temmuz sıcağı ile yıkanan akşamüzerleri. Uzun ikindiler boyu beraberce toplanmış deniz kabukları, dere yatağından bulunup üzerlerine mavi pervazlı evler ve bacalar boyanmış yuvarlak taşlar: “Bak senin için yaptım, seversin sen.” Bahçeden, çayırdan toplanıvermiş otlar, üzerine yoğurt dökülüp ziyafete çevrilen umutlar, neredeyse elle tutulmuş balıkların parlak dinginliği, “Her şey güzel olacak.” diye fısıldayan, kikirdeyen, güleryüzlü karidesler. Sonra sesler, tekrar tekrar gelen dalga sesleri, dalgaları bir anda kıran bir “Rebeka!” seslenişi. Bir Şabat sessizliği gibi suskun suskun oturup birbirini seyretmeler. Büyük oruç günü, başına kül sürüp sallanarak dua ederken bile kaybolmayan ışığı, her duada yankılanan sesi, peltek söylediği bir sürü harfin kulaklara kadife dokunuşu.

Hepsi Rebeka Hanım’ın içine dert, gönlüne yara. Başka başka kapılar halinde hem de. Biri kapansa, öbürü kanar; biri sussa, öteki bağırır.

Yazın ilk günleri gelip, iki katlı evlerinin bahçesindeki çiçekler kokularını hafiften yaymaya başladığı günlerin ikindi vakitlerinde Rebeka Hanım’ın içini hep o bildik, tanıdık, yıllardır aşina olduğu, dost edindiği sıkıntı kaplardı. Gönül verdiği tek erkeğin onu burada bırakıp Symrna’ya kaçmasının ve Rebeka Hanım’ın da kendini sinagoga kapatıp, mabedin ahşap üst katında uzun uzadıya yemin etmesinin üzerinden tam yirmi yıl geçmiş, yirmi yıldır bu sıkıntı, bir nebze durulmamış, bir adım bile geri gitmemişti.

Ne zaman birilerinin Symrna’ya gideceğini duysa bir mektupla yoluna çıkıp “Tek Allah hakkı için, şunu ona ulaştırıverin.” dememek için kendini zor tutar, önce onun gerçekten Symrna’da olup olmadığını bile kimselerin bilmediğini hatırlar, hem mektup bir gün gerçekten ona ulaşsa, nasıl tepki vereceğini gözünün önüne getirir, kendini tutardı. Öyle ya, mektuba sevinecek kadar sevse, zaten burada olmaz mıydı? Ah Rebeka, sen hiç öğrenmeyeceksin.

İki katlı Levanten tarz evlerinin bahçelerindeki portakal ağaçlarının içinde yürüyüşe çıktığı zamanlar, “Acaba şimdi dünyada nerenin portakallarını yiyor?” diye yinelerdi kendine. “Madem dünyanın her dağında, ovasında portakal var, o zaman muhakkak birinin altında uyuyor olmalı.” Uzun yıllar önce, terkedilişinin taze baharında, babası Bension Levi Bey’e şöyle sormuştu çünkü:

– Babacığım, dünyanın her yerinde portakal var değil mi? Herkes istediği zaman bahçesine çıkıp portakal koparıp yiyor dallarından? Sonuçta portakal bu, ekmek su gibi bir şey.

– Evet, demişti babası. Olmaz olur mu kızım? Bizim kovulup geldiğimiz İspanya’da çokmuş portakallar. Tüm bu Menteşe kıyıları portakal bahçesidir hep. Ta Marmaris’ten Halikarnas’a kadar. Kutsal toprakların portakalları da meşhurdur hem, Hayfa’dan, Yafa’dan Kudüs’e portakallar gider. Symrna’nın da portakalları çok güzeldir. Yani dünyada nerede insan yaşıyorsa, orada portakal da vardır. Adı yüce Tanrı dünyayı 6 günde yaratmış, yarattıktan sonra her yerine de portakal koymuş.

Symrna kelimesini kullanınca, her ikisi, bir süre önlerine bakmıştı mahçup mahçup. Birisi, kızının taze yarasını yeniden kanatmış olmanın utancı ile, öteki ise, sevmiş ve terkedilmiş olmanın, ya da aslında sadece sevmiş olmanın utancı ve çekingenliği içinde.

Geçen tüm bu süre zarfında Rebeka Hanım çok şey öğrendi. Kendisine gelen tüm evlilik tekliflerini, dillere destan güzelliğini evlerinin üst katındaki yüksek tavanlı odasında heba etmek pahasına, reddetti. İnsan içine çıkmaz oldu. En yaslı, en matemli elbiseler neyse, onları üzerinden çıkarmadı. Sadece dua etmek için iki sokak ötedeki küçük mabede, bazen de ölmüş dedesi ve ninesinin mezarlarında dua okumak için Milas’ın hemen dışına, küçük bir tepenin yamacına kurulmuş mezarlığı ziyaret etmeye giderdi.

Öğrendiği şeylerden biri, o kendi kendini yiyip bitirirken insanlardan uzak durdukça, herkesin gözünde bir azizeye, derman için koşulan bir tür kapıya dönüşmüş olmasıydı. Artık Rebaka Hanım, güzelliğinden, kadınlığından, duygularından ziyade, becerikliliği, dua ettiklerinin aniden şifaya kavuşuvermesi ile anılır olmuştu. Onun yaptığı reçeller konuşulurdu tüm Milas’ta. Halikarnas’tan, onun turunç portakalı ve limon reçellerinden bir parça alabilmek için yollara düşerdi insanlar. Bir kere önüne geçip okunmak için fırsat kollardı Müslüman komşuları bile.

Rebeka Hanım başka şeyler de öğrendi. Bu dünyada, sadece ama sadece sevgisinden şüphe edilemeyecek şeyleri sevmek gerektiğini, mesela. Sevginin, belki sadece karşılıklı olduğu zaman acı vermeyebileceğini, kanayan bir kesiğe dönüşmeyebileceğini. Onun için de Rebeka Hanım, yirmi yıldır sadece belli başlı şeyleri sevmeye verdi kendini. Örneğin papatyaları. Portakalları. Köpeklerin her türünü, hepsini. Çünkü öğrendi ki, papatyaların seni sevmeme ihtimalleri yoktu, sen onları seviyorsan, çoktan ellerindelerdi bile. Portakallar her seferinde dallarında gülümsedikçe, “İşte, işte buradayız, sen bizi bırakmadıkça, biz kaçıp gitmeyiz Symrna’lara.” Hele köpekler, sadece o an, sadece senden sevgi ve ekmek bekledikleri o an, seni çok seviyorlardı, aksi mümkün değildi. O an sadece sana bağlılardı, akıllarından başka birinin, başka bir kucağın ve ekmeğin hayali bile geçmiyordu.

Sonra günlerden bir gün, güneşin iyiden iyiye ısındığı bir Mayıs günü, Rebeka Hanım yine evlerinin bahçesinde turunç portakalı reçeli yaparken, kendi yaşlarında, uzun boylu bir adam belirdi bahçe kapısında. “Siz Rebeka Hanım olmalısınız,” dedi. “Ben Haham Yitzhak’ın yeni öğrencisi Avram. Symrna’dan daha yeni geldim, Milas’a alışmaya çalışıyorum.”

Rebeka Hanım başını kaldırıp adama iyice baktı. Bu bakışları “Bu yaşta öğrencilik mi olur be adam?” olarak algılayan Avram da, “Böyle kart bir öğrenci mi olur, deseniz haklısınız. Artık ticaretten yoruldum, kendimi mukaddes dinimize vermek istedim,” dedi, yavaş yavaş. Karşısındakinin Symrna kelimesine dikkat kesildiğini bilemedi.

Söyledikleriyle ilgilenildiğini gören Avram, bahçe kapısından içeri, çeşit çeşit çiçekler dolu tarhların arasından, yürüyerek Rebeka Hanım’ın yanına geldi. Bahçedeki ocaklığın, küçük kilerin yanında, ayakta turunç portakallarının kabuğunu rendeleyen Rebeka Hanım’ın yanında ayakta durdu.

“Nasıl yapıyorsunuz bunları?” dedi. “Bana da gösterir misiniz?”

“Turunçlar,” diye söze başladı Rebeka Hanım. “Acı olurlar. Hem dışı, hem de içi. Çektikleri, bu turunçları diğer portakallardan biraz daha fazla acılaştırdığı için, bir sürü işlem yapmak gerekir. Önce dış kabuklarını bu şekilde rendeyle temizlemeli. Sonra kabukları soyup, hepsini teker teker kıvırarak bir ipe dizmek gerekir.”

Arka sokaktan “Durme durme kerido ihiko” diye başlayan ninninin sesleri duyuldu.

“Sonra en önemli iş başlar. Bu kabukları suya ıslamak gerekir. Kendilerini bırakana, acı sularını iyice salıverene kadar, bir kaç gün suda bekletmek lazımdır. Günde en az altı kere suyunu değiştirmek gerekir. Başlangıçta turuncu bir acı su çıkar hep. Sonra yavaş yavaş, kabuklar kendi tatlı kokularına kavuşur, yumuşar. Sonra bir süre kirece yatırmak gerekir, ki hem biraz yumuşak kalsın hem de yerken sertliği hissedilsin. Darbelere, harekete karşı sağlam olacak kadar sert olmalı, yoksa suyun, şekerin içinde erir gider turunçlar. Yeterince yumuşadıktan, yeterince de sertleştikten sonra, artık bambaşka bir surette varlığını sürdürmek üzere, turunçlar hazırdır. Başlangıçtaki acılıktan, ekşilikten eser kalmaz. Ama turunç portakalı olduklarını da hep hissettirirler yiyene.”

Avram’ın yüzü değişti. “Turunç portakallarından çok, insanın kalbini anlatır gibisiniz.” dedi.

“Öyle,” dedi Rebeka Hanım, gülümseyerek, “Portakalın sadece portakal olduğunu size kim söyledi?”

Rebeka Hanım yirmi yıldır ilk defa, bir insana gülümsedi.

About

View all posts by

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.